Sandalye
Annesinin hatırasıyla özdeşleşmiş sandalyeden ve geçmişin gölgesinden kurtulamadığını fark eden adamın hikayesi.

0:00 / 1:39
Odaya her girdiğinde, köşedeki kırmızı sandalyeye bakardı.
Eskiden annesi otururdu orada. Elinde örgüsü, dizlerinde yün yumağı… Her ilmekte, sözcüklere dökülmeyen cümleler örerdi.
“Üşüme” derdi bakışlarıyla, “Daha çok yolun var.”
Annesi öldüğünde, sandalye yerinden hiç kımıldatılmadı. Üzerine kimse oturmadı. Toz, ağır ağır çöktü kumaşına.
Bazen, gece yarısı uykusundan uyanır, su içmek için mutfağa giderken, o köşeden kendine bakan bir gölge hissederdi. Sanki sandalye hala canlıydı, hala bekliyordu.
Bir sabah, dayanamadı. Sandalyeyi pencereden dışarı çıkardı. Apartmanın arka bahçesinde, çimenlerin üzerine bıraktı.
Rüzgar, kumaşın üzerinden geçerken bir fısıltı da taşıyordu. “Beni bırakma” diyordu. Dönüp bir kez olsun bakmadı.
O günün akşamı eve döndüğünde, sandalye yine köşesindeydi. Tozu bile silinmemişti. Titreyen elleriyle dokundu. Soğuktu. Çok soğuk.
Ve o an fark etti: Sandalye gitmemişti. Kendisi hiç çıkmamıştı. Yıllardır o odadan, o köşeden, o hatıradan çıkamamıştı.
Bir adım geri çekildi. Kapıya yöneldi.
Ama kapı kapalı değildi. Kapı yoktu.






