Kadınlık Kalkanı
İnsanı yücelten cinsiyeti değil; karakteri, sınırları, zarafeti ve erdemidir.

Kıymetli Beyanhane okuyucularım,
Bugün yine bazılarını rahatsız edecek bir yazıyla yine karşınızdayım. Linç kapısını yıllar önce kapattığım için, kimin ne diyeceğini düşünmeden yazıyorum.
Bu satırlar, yürüyüş sırasında kaleme alındı. Kulaklığımda Kubilay Karça’nın Kadın şarkısı çalarken uzun zamandır zihnimde dolaşan bir düşünceye, kelimeler aradım.
Yıllarca kadının yüceliğini anlatmayı kendime görev edinmiş biri olarak, bugün yaşadığım hayal kırıklıklarını anlatmanın zamanı geldiğine inanıyorum.
“Kadın yücedir.”
Eyvallah…
Ama sanırım bu cümle, cinsiyetinden önce karakterini koruyabilmiş kadınlar için söylenmişti.
Çünkü ben, her hafta onlarca kadının ısrarlı mesajlarına maruz kalan birisi olarak, defalarca engellediğim halde sahte hesaplarla aynı döngünün devam ettiğini yaşayan biriyim. Böyle bir tabloyu gördükten sonra, kadınlara eskisi gibi romantik bir gözle bakmamı kim bekleyebilir?
İşin garip tarafı şu, bir erkek, bir kadına aynı ısrarı gösterse adı sapık olur, tacizci olur. Haklı olarak da olur.
Peki aynı davranışı bir kadın yaptığında?
“Şanslı adamsın.”
“Kıymetini bil.”
Neden?
Tacizin cinsiyeti mi var? Rahatsız edilmenin kadın ya da erkek olmakla değişen bir tarafı mı var?
Hayır.
Rahatsızlık, rahatsızlıktır. Akademisyen de olsan, öğretmen de olsan, gazeteci de olsan, işçi de olsan rahatsızlıktır.
Ben kendimi bir şey sanmıyorum ama sizi, sizin koyduğunuz yere koymadığım için de kimse kusura bakmasın.
Bir insanı sadece kadın olduğu için yüceltmek, onu eleştirilemez ilan etmektir. Oysa karakter, cinsiyetle verilmiş bir unvan değildir.
Ne yazık ki değeri olmayan insanlara, sırf kadın oldukları için hak etmedikleri bir değer yüklediğimizde geçmişlerinin karanlık izleri, kişiliklerinin çatlaklarından bir bir görünmeye başlıyor.
Bu yüzden artık kimseyi cinsiyetinden dolayı yüceltmiyorum.
İnsanı yücelten kadın ya da erkek olması değil erdemli olması, karakteri, vicdanı ve sınır bilmeyi öğrenmiş olmasıdır.
Gerisi sadece biyolojidir.
Tabii ki bu, düşüncelerimi değiştiren tek sebep değil.
Beden pazarına dönüştürülmüş sokaklarda yürüdükçe, estetikten çok teşhirin hüküm sürdüğünü görmeye başladım. Bir süre sonra hayranlık yerini yorgunluğa bıraktı.
Evet, güzel görünen bir kadına hayranlık duyabilirim. Güzellik inkar edilecek bir şey değildir. Ama her şey dozunda güzeldir.
Ben birilerinin göğüslerini merak etmiyorum. Birilerinin kalçaları da ilgimi çekmiyor.
Çünkü ilgi görmek uğruna sergilenen şey, bende hayranlık değil aksine bir rahatsızlık uyandırıyor.
İnsan, dikkat çekmeye çalıştıkça değer kazanmaz. İlgi çekmek için yapılan bir şey, benim ilgimi çekmiyorsa geriye sadece rahatsız edici bir görüntü kalıyor.
Kimseye nasıl yaşayacağını öğretmeye çalışmıyorum. Sadece özlediğim bir şeylerden bahsediyorum.
Eski zarafeti özledim.
Yürüyüşünde bile ölçü olan, konuşurken sesinden nezaket akan, varlığını göstermek için kendini sergilemeye ihtiyaç duymayan kadınları özledim.
Kendini sadece “kadın” kimliğiyle değil, önce insanlığıyla tanımlayan sohbetiyle, fikriyle ve karakteriyle iz bırakan kadınları özledim.
Çünkü güzellik bir süre sonra alışılan bir görüntüdür ama zarafet, insanın hafızasında uzun yıllar yaşamaya devam eder.
Neyse ezcümle;
Mahremiyet kavramını unutmuş insanlardan yoruldum.
Cinsiyetini karakterinin önüne koyup, bunun ayrıcalık sağlaması gerektiğini düşünen anlayıştan yoruldum.
Herkesin ilgisine alışıp, o ilgiyi görmediğinde öfkeye kapılan tavırlardan yoruldum.
Bir zamanlar gösterdiğim nezaketi sevgiyi hak zanneden, sevgimi sınırsız sanan ve artık yerleri kalmadığını kabul edemeyen insanların takıntılı, rahatsız edici davranışlarından yoruldum.
Bugün kimseye kızgın değilim.
Sadece, insanı değerli yapan şeyin kadın ya da erkek olmak değil sınır bilmeyi, saygıyı ve zarafeti koruyabilmek olduğunu geç de olsa öğrendim.
Artık teşhiri özgürlük sanan, kendini vazgeçilmez gören ve hak etmediği saygıyı talep eden insanlardan uzak bir hayatı tercih ediyorum.
Çünkü insan, huzurunu kimden koruyacağını öğrendiği gün gerçekten olgunlaşıyor.






