Beyanlar

Hayaller ve Gerçekler

Çocuklukta kavga eden, gençlikte ideolojilerle ayrışan iki insanın, ömürlerinin son çeyreğinde hayal kırıklıkları ve ortak bir ülke sevdasıyla sessizce yan yana oturup geçmişin muhasebesini yapma hikâyesi.
Hayaller ve Gerçekler
0:00 / 6:20

O 1955 doğumluydu, ben ondan bir yaş küçüktüm. Evlerimiz birbirinden uzakta da olsa aynı mahallenin çocuklarıydık. Ortak hiçbir yanımız yoktu ama okul gibi top oyunu gibi mecburen aynı yerde bulunma zorunluluğunun olduğu bazı durumlar hasıl oluyordu ki aslında bundan ikimiz de hoşnut değildik.

Ortaokul ikinci sınıftaydık ve ilgi alanlarımız değiştiği gibi fiziksel şeklimiz de değişiyordu ki onun ürkek bir yürek yapısına rağmen herkesi tedirgin eden ve ürküten vücuduna karşılık, bendeyse cesur bir yüreğe asla yakışmayan çelimsiz ve şekilsiz bir beden vardı. O fiziksel yapısını hemen her ortamda avantaja çevirirken bense içimde kopan fırtınalarla boğuşuyordum.

Galiba son sınıfın son günleriydi nedenini şimdi tam hatırlayamadığım bir meseleden bizi karşı karşıya getiren güya arkadaş topluluğu etrafımızda kıs kıs gülerek kapışmamızı bekliyorlardı. Hani yüreğini bildiğimden çok da fazla üzerime gelmeyeceğini tahmin ediyordum. Bir ara ikimiz de birbirimizin yakasından tutuk. O, bir fırsatını bulup etli ve kocaman eliyle elimi tutup öyle bir büktü ki kırılan bileğimin sesi ile, o anda can havliyle burnunun üzerine indirdiğim kafa darbesiyle kırılan burun kemiğinin sesi birbirine karıştı.

O olaydan sonra ikimiz de birbirimizden hep uzak durduk. Ta ki 1977 yılında aynı okulda öğretmen olarak bir araya gelene kadar. Farklı liselerde farkı eğitim enstitülerinde farklı farklı siyasi kulvarlarda yol almış ama ne tesadüftür ki aynı şehrin aynı okulunda karşı karşıya gelmiştik.

Bedenen hala iri olmasına rağmen zamanla biraz daha disipline girmiş vücut yapısı ve fazladan çenesine kadar uzayan ülkücü tipi bıyığına karşılık bende değişmeyen aynı şekilsiz ve çelimsiz vücuda ilaveten fazladan eklenen fırça misali bıyık. Hepsi o kadar.

Tam üç yıl gerekenler dışında karşılıklı tek kelime etmeden birbirimizi kollayarak geçirdik. Ben onun evlendiğini, iki çocuğu olduğunu uğruna hayatını ortaya koyduğu idealleri gereği birinin adını Turan diğerinin adını Kuran koyduğunu ama Kuran adı dinen ve resmen kabul edilmeyince harflerin yerlerini değiştirerek Karun yaptığını öğrenmiştim. O da benim benzer şekilde bir kız bir erkek iki çocuğum olduğunu ve birinin adını Devrim diğerinin adınıysa Sosyal koymak istediğimi ama benzer prosedürle Sosyal adının kabul görmediğini onun yerine Soysal koyduğumu öğrenmişti.

Fakat bir gün onun, öğretmen odasında ortak bir arkadaşımıza adı Karun olan çocuğundan dolayı çevresinden çok fazla eleştiri aldığını “bu ne zenginlik hevesi gardaş başka ad mı bulamadın?” diyenlerden bıkıp usandığını meselenin öyle olmadığını anlatmaktan yorulduğundan bahsediyordu ki ilk defa o gün birbirimizde farklı bir gözle baktık.

Ve o yıl geldi askeri idare hem cismani hem de ruhani olarak hepimizin üzerinden silindir gibi geçip gitti. Her iki taraftan da sivri sivri insanların neredeyse yarısından fazlası belki de zaten gerçekleşmeyeceği ideallerini bırakıp maddi dünyanın derinliklerine daldılar. Seksen darbesi çok şeyleri alıp götürürken ve sevenleri ayırırken, bazılarımızı yaklaştırmaya, neden ve niye sorularının sorulmasına ve “salakmışız biz?” duygusunun yerleşmesine neden oldu.

Ve bu sorgulama bir insan ömrünün çeyreğine tekabül edecek kadar uzun sürdü. Hiçbirimiz asla gerçekleşmeyecek hayallerimizden vazgeçmeden, önceleri militanı sonradan sempatizanı gibi devam ettik yaşamaya. Düşman gözüyle gördüklerimizin aslında belki de kendimize en yakın kişiler olduğunu anlamaya başladık biraz. Ne onların bizin için diledikleri Moskova yolculuğu gerçekleşti. Ne de bizim yakıştırdığımız faşist yaftası oturdu onların üzerine. Aslında net olarak ne istediğimizi o geçen çeyrek ömürden bir çeyrek daha gittikten sonra çok iyi anladık ki hepimiz bu ülkenin daha yaşanası bir yer olması hususunda farklı yolları benimsiyorduk.

Ömrümüzün üçüncü çeyreği rehber Kuran hedef Turan diyenlerle, ne Amerika ne Rusya tam bağımsız Türkiye diyenler için tam bir hayal kırıklığı oluyordu. Hepimizin hayalleri ve idealleri yıllar önce bize söylenen hedeflerin çok uzağında bir yere savrulmuş, geride kalansa kocaman bir hayal kırıklığı yanında daha da acısı, o Turan’ını ben de Devrim’imi kaybetmiştik.

Şimdilerde ne mi yapıyoruz?

Diğerlerini bilmem ama son çeyrekte O ve ben hemen her gün Kapadokya’nın sessiz ve güzel bir mekanında kışın şömine önünde yazın terasta, ben; yıllardır ihmal ettiğim Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan adamını, Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esaslarını ve Falih Rıfkı Atay’ın Zeytin Dağını okurken, O da Nazım Hikmet’in Memleketimin insan manzaralarını, Albert Camus’un başkaldıran İnsanını ve Ali Ekber Doğan’ın Geleceğin Belleğini okuyup kahvelerimizi yudumluyoruz.

İnanır mısınız saatlerce oturduğumuz halde belki bir günde toplam sadece beş dakika konuşuyoruz. Bir de kitap okumaktan sıkıldığımızda uzaklara bakıp geçen yetmiş yılın muhasebesini zihnimizle savaşarak yapıyoruz.

İlginizi Çekebilir

Yorumlar

0/5000

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın!