Çok Çok Keşke
Otogar metaforu üzerinden insanın hayat boyunca en çok yaptıklarından değil, cesaret edemedikleri ve kendine geç kaldıkları için duyduğu pişmanlığı anlatan hüzünlü bir iç muhasebe.

Otogar, daha kibar haliyle otobüs terminali; vedâların aceleye getirildiği, kavuşmaların ise hep yarım kaldığı bir yer... İnsan burada ya bir yerlere geç kalmıştır ya bir şeylere yetişmeye çalışır ya da bir şeyleri geride bırakmıştır. Bu sefer otobüs geç geldi. Kardan yollar kapanmış. Peronun kenarında yüzlerce insan, çantalar, torbalar, koliler arasında beklerken fark ettim: Hayat dediğimiz şey biraz da kaçırdıklarımızın kalabalığıymış.
Otobüs kalkmadan önceki o birkaç dakika vardır ya… İşte orada insan, bütün hayatını gözden geçirebilir. Bir mesaj atılmamış, bir özür ertelenmiş, bir cesaret hiç toplanmamış… Sonra görevli “X yolcusu kalmasııın!” der ve insan kendi hayatına da son çağrı yapılmış gibi hisseder.
“Keşke” tuhaf bir kelime. Bir yandan insanın vicdanıdır, öte yandan kendine kurduğu küçük bir tuzak. Teselli eder gibi yapar ama aslında usulca yarayı kaşır. Tolstoy’un kahramanları gibi, hep en doğru sözü en geç söyleyenlerden oluruz. Ya da Tanpınar’ın dediği gibi, “ne içindeyiz zamanın ne de büsbütün dışında”. Tam ortasında sıkışıp kalırız, yapamadıklarımızla yaptıklarımız arasında.
Kazandıklarımız vardır elbet. İş, ev, unvan, alışkanlık… Ama insan garip bir varlık: Elindekini değil, elinden kaçanı sayar. Kaybettiklerimizi bir deftere yazsak, kazanımlarımız sayfalar arasında kaybolur. Belki de bu yüzden terminalde herkes biraz hüzünlüdür; çünkü herkesin içinde gizli ve harekete geçmiş bir muhasebeci vardır.
Nedense aklıma dünya edebiyatından bazı isimler geliyor. Bu arada otobüsün tekli koltuğunda, sayısız hikayenin önünden akıp gidiyorum. Dünya edebiyatı da bizimle aynı dertten muzdarip. Gatsby geçmişi tekrar etmek ister, Hamlet kararsızlıktan boğulur, Don Kişot geç kalmış bir idealin peşinde koşar. Biz de onlardan pek farklı değiliz aslında. Hep “bir gün” diye başlayan cümlelerin kahramanlarıyız.
“Keşke”nin masum bir tarafı da var gibime geliyor nedense. İnsana hâlâ bir yüreği olduğunu hatırlatır mesela. Demek ki önemsiyoruz, demek ki üzülüyoruz, demek ki hâlâ geç kalınmış şeylere üzülme becerimiz var. Tamamen pişmanlıksız bir hayat belki de insan olmaktan vazgeçmek demektir.
Ama işte sorun da burada başlıyor: İnsan bazen “keşke”yi, “bir dahaki sefere”nin yerine koyuyor. Oysa bazı peronlar bir kez geçilir, bazı insanlar bir kez bakar, bazı cümleler yalnızca bir kere söylenir. Otobüs kalktığında el sallamak mümkündür ama binmek artık mümkün değildir.
Camdan yol akıyor şimdi. Ağaçlar geride kalıyor, şehirler küçülüyor, insanın içi ise büyüyor. Şunu düşünüyorum: Hayatta en çok neye üzülüyoruz? Yanlış yaptıklarımıza mı, yoksa hiç yapmadıklarımıza mı?
Sanırım ikincisi daha ağır geliyor. Çünkü hatalar en azından bir hikâyedir; yapılmayanlar ise yalnızca kocaman bir boşluk. Sonuç olarak belki de en acı cümle şudur: İnsan en çok, kendine geç kaldığı için pişman olur, bir başkasına değil… Çok çok keşke diyesi geliyor sonra insanın. Çok çok keşke...






