Yaşamın ta kendisi: "Mücadele"
Mücadele, sadece zor anlarda değil, her an içsel olarak karşılaştığımız zorluklarla yüzleşip, kırılan parçaları sabır ve sevgiyle birleştirerek hayatta kalabilme ve dönüşme sürecidir.

0:00 / 4:52
Bugün sizlerle üzerine düşünmek istediğim bir kavram var: “Mücadele”.
Peki, “mücadele” dendiğinde sizde ilk ne uyanıyor? Bir his mi? Bir kelime mi? Yoksa geçmişten kalan bir yara mı?
Hayatın hangi evresinde, neyle savaştığımızın gerçekten farkında oluyoruz sizce? Bazen rüzgara karşı yürüyoruz sanıyoruz ama aslında kendi içimizle boğuşuyoruz. Bazen de her şey yolundaymış gibi davranırken, içimizde sessiz bir direniş sürüyor.
İşte bugün, o sessiz mücadeleleri, görünmeyen savaş alanlarını konuşmak istiyorum… Çünkü belki de en büyük mücadele, kendimizi kaybetmeden yolumuza devam edebilmekte saklıdır.
Ben, kendi bireysel yolculuğumda ne zaman okula başlasam, işte o zaman “mücadele” kelimesini kendime sık sık hatırlatıyorum. Ama unutuyorum ki, aslında her yeni güne başladığımda, her an benim için bir mücadele.
Sanırım ben, içsel olarak “mücadele”ye biraz sığ bir yerden bakıyorum; daha çok akademik açıdan, sınavlar, notlar, başarılar üzerinden… Oysaki bu dünyada en çok kendi iç sesimizle mücadele ediyoruz belki de, hem de her saniye.
Çevremizdeki insanlarla, yaşadığımız olaylarla, şartlarla başa çıkmaya çalışıyoruz. Kısacası, hayatla bir şekilde mücadele ediyoruz.
Ama asıl kırılma noktası şu sanırım: Biz “mücadele”yi, sadece zorlandığımız anlarda hatırlıyoruz. Oysa belki de, nefes aldığımız her an, farkında olmadan o mücadelenin içindeyiz.
Mücadele ederken dönüştüğümüz kişilik de çok önemli... Sürekli kavga ederek bu hayatı yaşayan mı, yoksa korkarak yaşayan mı, yoksa bu yolculuğu kaygıyı büyük ölçüde ekleyerek yaşayan bir insana dönüşmeye tercih edeceğiz ? Yoksa bakış açımız ve eylemlerimiz, kavga etmek yerine uzlaşmak, korkmak yerine cesur olmak, kaygı yerine de kendimize sakin kalabilmenin ne de büyük bir huzur sağladığını hatırlatarak mı geçecek? Bunu yapmak elbette ki kolay değil, bunun farkındayım ve her zaman harekete geçirebileceğimiz duygular olmadığının da farkındayım ama bunun için bile bir mücadele gerekiyor çünkü mücadele etmeden ne kendimizle ne çevremizle ne de hayatla barışık yaşamayı öğrenemeyiz...
Mücadele ederken dönüştüğümüz kişilik de en az mücadele kadar önemli. Sürekli kavga ederek mi yaşayacağız bu hayatı? Yoksa korkarak, temkinli adımlar atarak mı? Belki de kaygıyı yol arkadaşımız yapıp, her adımda onun gölgesinde ilerleyen birine mi dönüşeceğiz?
Yoksa bakış açımızı ve eylemlerimizi değiştirip; kavga etmek yerine uzlaşmayı, korkmak yerine cesur olmayı, kaygı yerine ise sakin kalabilmenin huzurunu hatırlamayı mı seçeceğiz?
Elbette, bunu yapmak kolay değil. Bunun farkındayım… Bu duyguların her zaman harekete geçirilebilir olmadığını da biliyorum. Ama işte tam da bu yüzden, bunun için bile bir mücadele gerekiyor.
Çünkü mücadele etmeden, ne kendimizle, ne çevremizle ne de hayatla gerçek anlamda barışmayı öğrenemeyiz.
Kapanışı, bendeki yeri çok özel olan “İstanbullu Gelin” dizisiyle yapmak isterim. Dizide, başrol karakter Süreyya’nın küçüklüğünde annesine Anneler Günü için yaptığı taç bozulur. O da, çocukça bir öfkeyle tacı parçalara ayırır ve annesi ona şu sözleri söyler:
“Kızdığın şeyler olacak hep. Hatta büyüdükçe daha da fazla olacak. Ama her kızdığında tekme atarsan, parçaları hiç toparlayamayız. Eğer parçaları birleştirmeye çalışırsan, bıkmadan, usanmadan, emek harcarsan günün sonunda mutlaka sen kazanırsın. Bunu sakın unutma tamam mı? Hayat, her zaman istediğin gibi olmayabilir ama o zaman küsmek yok, kızmak yok, tekme atmak yok. Onun yerine ne yapabileceğimize bakalım ve hep sevelim… Sen hep sev. Bıkmadan, usanmadan, korkmadan... İşte o zaman ‘yaşadım’ dersin.”
Bu sahne beni derinden etkilemiştir. Çünkü mücadele tam da budur aslında: kırılanı atmak değil, parçaları birleştirmeyi seçmektir. Kızgınlığın yerine sevgiyi koymak, korkunun yerine cesareti…
İşte en önemlisi, her şeye rağmen yaşadım diyebilmektir.





