Beyanlar

Yarım Kalan Hayatlar

Babalarını küçük yaşta kaybedenlerin, teneke baldan dinlenme tesislerine uzanan anılarla hayat boyu o eksikliği, yalnızlığı ve babanın izini her yerde arayışını anlatan hüzünlü bir iç hesaplaşma.
Yarım Kalan Hayatlar

Bir cenaze töreni… Ölen bir baba… Mikrofonda babasını anlatan gözü yaşlı bir kız…

Karşımıza her gün çıkabilecek görüntülerden biri belki de. Babasına olan sevgisini anlatıyordu kız. O anlatımda üç şey etkiledi beni. Etkiledi demek yeterli olur mu bilmiyorum? Günlerce çıkamadım o etkiden. Geçmişe gittim, bugünü yaşadım, kendimi sorguladım, çocukluk yaralarımla yüzleştim.

“Yetim geçen bir ömür.” dedi kız babasını tanımlarken. Sekiz yaşında kaybettiği babasını şimdi tabutun içinde yatan adam. Ve o adamla ortaktık yetim geçen ömürde çünkü ben de altı yaşında kaybettim babamı. Ne var bunda, bunun gibi çok örnek var, diyebilirsiniz. Haklısınız belki ama bitmedi daha.

“Dinlenme tesislerine olan zaafın” ve “ Teneke ballara olan düşkünlüğün” diye devam etti kız. İşte burada bir ekleme de ben yapayım: “Anneye olan düşkünlük.”

Günlerce düşündüm. Evet, anneye düşkünüz. Nedeni açık aslında, giden bir baba ve seni kanatları arasında koruyup kollayan bir ana… O ananın ağıtları ile ağlamış, fıkraları ile gülmüş, deyimleri ve atasözleri ile biçimlendirmişiz ruhumuzu. Belki de bunun için konuşmalarımız fıkralarla, deyimlerle süslü; duygularımız türkülerle bezelidir.

“Teneke bal” diyordu babasının tabutunun başında sesi titreyerek konuşan kız. Ve “Teneke bal” sözünü duyunca gözlerim söz dinlemez bir çocuğa döndü. Gözyaşlarım yanaklarımı yıkarken ben babamdan geriye kalanlar arasındaki teneke balı düşünüyordum ben. Bitlis’ten gelirdi teneke balımız. Anamın sabahları o tenekeden balı alıp bir kaseye koyuşu he gözümün önündedir. Babam gidince teneke bal da çekildi soframızdan.  Payımıza ise teneke bal denince hüzünlenmek düştü.

“Dinlenme tesislerine zaafın.” dedi kız ağlayarak. Evet, bu a bende vardı. Yol boyu gördüğüm her tesise girme, orada en azından bir çay içip oturma isteği ömrüm boyunca bırakmadı peşimi. Bizi oraya iten şey neydi? İşte bunu çok düşündüm. Neden böylesine seviyorduk dinlenme tesislerini? O tesislerde hangi yaramıza, hangi ilacı bulmaya çalışıyorduk biz?

Anne, baba ve çocuklardan oluşan ailelerine mi bakıyorduk iç çekerek yoksa kalabalık yerlere girip kendimizi aile kavramından dolayısıyla yetimlik gerçeğinden mi uzaklaştırıyorduk? Bilinmeyeni çok bir denklemi çözmeye çalışıyordum sanki. Dön dolaş aynı yere varıyordum.

Yetim büyüyen bir çocuk, anneye düşkünlük, teneke bal ve dinlenme tesislerine olan zaafın yanı sıra şimdi kızının ellerini gezdirdiği tabutta yatan adamla bir ortak yanımız daha vardı: iyi kötü elimiz kalem tutuyordu. Duygularımız şiirlere; yaşamımızı öykülere, romanlara döküyorduk. Ve türkü deyince akan sular duruyordu bizim için. Yetmiyor iyi kötü bir müzik aleti de çalabiliyorduk.

Bütün bunları topladığımda her şeyi açıklayabiliyordum ama dinlenme tesislerine olan zaafı açıklayamıyordum bir türlü. İçimizdeki yazma isteğini beslemek için mi ilgi duyuyorduk bu gurbet yolculuklarının gürültülü, ışıklı yollarındaki yapayalnız binalara? Bu sorulara yanıt bulamıyorum ama bir şeyi çok net görebiliyorum: Küçük yaşta babasını yitirenlerin yarası hiçbir zaman kapanmıyor. Yaşam boyu giden o babanın izini sürüyor, o babadan artakalan anıları arıyor her yerde ve belki de babasız kalmak en büyük yalnızlık olduğu için çok seviyor o gurbet yolculuklarının gürültülü, ışıklı yollarındaki yapayalnız binaları.

İlginizi Çekebilir

Yorumlar

0/5000

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın!