Kağıt Üzerinde Aşk: Karakterimle Gece Yarısı Yüzleşmesi
Yazar ile yarattığı karakter arasında geçen bu iç konuşma, yazının acıyı iyileştirmediğini ama paylaşılan bir melodiye dönüştürerek katlanılır kıldığını anlatıyor.

Gece yarısını çoktan geçtik. Masanın üzerinde soğumaya yüz tutmuş iki kahve, fonda usulca çalan tanıdık bir melodi... Karşımda, günlerdir zihnimde sokak sokak dolaştırdığım, omzuna dünyanın yükünü, kalbine de o iflah olmaz sızıyı kendi ellerimle bıraktığım Hüseyin oturuyor. Gözaltları morarmış, omuzları çökük. Kağıt üzerinde tasvir ettiğim o fiyakalı hüznün, ete kemiğe büründüğünde ne kadar yorucu olduğunu ilk kez bu kadar net görüyorum.
Ben: "Çok mu yordum seni bu son sayfalarda?" diye soruyorum sessizliği bölerek. Suçluluk mu, yoksa yazar kibri mi bilmiyorum sesimdeki.
Hüseyin: Hafifçe gülümsüyor ama gözlerinde o alaycı, yorgun ifade var. "Beni yoran senin olay örgün değil, senin o süslü kelimelerin," diyor. "Aşkı ne kadar da güzel anlatıyorsun oysa klavyenin başında. 'Göğsünde çırpınan bir kanat', 'Ruhunu ateşe veren o ilk bakış'... Sayfalarca methiye düzüyorsun
Ben: "Öyle değil mi peki? Aşk biraz da o şiirsel acı değil midir?"
Hüseyin: Derin bir iç çekip masaya doğru eğiliyor. "Senin o 'şiirsel acı' dediğin şey kağıt üzerinde kusursuz duruyor yazar. Okur okuduğunda iç geçiriyor, cümlenin altını çizip bir kenara not alıyor. Ama benim göğsümdeki o çarpıntı hiç de senin yazdığın kadar fiyakalı değil. Sadece canımı yakıyor, nefesimi kesiyor. Sen o afili cümleleri yazıp bilgisayarını kapatıyorsun; sabaha kadar o tavanı izleyen benim..."
Kahvemden soğuk bir yudum alıp gözlerimi ondan kaçırıyorum. "Ben de o tavana az bakmadım Hüseyin..." diyorum sesimi alçaltarak. "Sanıyor musun ki sana o acıyı yazarken benim canım yanmadı? Maria'ya yazdığın o mektupları, o bitmek bilmeyen sürgün sancısını kağıda dökerken kendi göğsümdeki ağırlıktan koparmadım mı sandın o kelimeleri?"
Hüseyin: Yüzündeki o alaycı gülümseme yavaşça siliniyor. Masada duran ellerine bakıyor bir süre. "Demek kendi sızını benim omuzlarıma yükledin," diyor kısık bir sesle. "Ben o sınırların ötesinde, her gün o mektupların yolunu gözlerken, Maria'nın hasretiyle kavrulurken... Sen aslında kendi çaresizliğini mi yazıyordun? Kendi suskunluklarını benim avaz avaz bağıran mektuplarıma mı sakladın?"
Ben: "Yazmak biraz da budur zaten," diyorum yutkunarak. "Kendi hayatımızda başa çıkamadığımız, kelimelere sığdıramadığımız ne varsa, onu alıp sizin dünyanıza atarız. Ben kendi düğümlerimi senin hikâyende çözmeye çalıştım. Senin o mektupları yazarken duyduğun çaresizlik, benim klavye başında kendi yalnızlığımla yüzleştiğim anların bir kopyasıydı aslında. Biz seninle aynı dertten muzdaribiz; sadece sen kağıdın içindesin, ben dışında."
Hüseyin: Başını kaldırıp ilk kez gerçekten anlıyormuş gibi gözlerimin içine bakıyor. "Peki geçti mi?" diye soruyor, omuzlarındaki o devasa yükle. "Benim canımı bu kadar yakınca, benim hikâyemi kanatınca... Senin göğsündeki o çarpıntı dindi mi bari yazar?"
O an kalem elimde ağırlaşıyor. Gözlerimi kısıp, henüz yazılmamış cümlelerin boşluğuna bakıyorum.
Ben: "Dinmedi Hüseyin," diyorum, sesimde tuhaf bir kabullenişle. "Yazmak hiçbir yarayı iyileştirmiyor aslında. Sadece o başıboş, çığlık çığlığa acıya bir ritim veriyor; onu katlanılabilir, mırıldanılabilir bir şarkıya dönüştürüyor. İyileşmedim, sadece seninle birlikte kanadım. Ama en azından artık bu acının bir melodisi var."





