Görünmeyeni Görmek
Bu yazı, engelliliğin bedende değil toplumun bakışında, dilinde ve düzeninde üretildiğini; Suzi ve arkadaşlarının sessiz ama sarsıcı deneyleriyle bize utanarak fark ettiren bir vicdan aynasıdır.

Suzi, Sosyal Düşünce Deneyleri ve Engellilik Farkındalığının Sessiz Devrimi
Toplum dediğimiz şey, çoğu zaman yüksek sesle konuşanların, hızlı yürüyenlerin, merdivenleri tereddütsüz çıkanların ve kalabalıkta kaybolmayanların dünyasıdır. Oysa aynı toplumun içinde, sesi duyulmayanlar, adımları yavaş olanlar, merdiven önünde duranlar ve kalabalıkta görünmezleşenler vardır. İşte bu yazı, tam da o görünmezliğin ortasında doğan bir farkındalık hareketini; Uludağ Üniversitesi’nde, Suzi ve arkadaşlarının yürüttüğü sosyal düşünce deneyleri üzerinden anlatmak için kaleme alındı.
Bu bir akademik rapor değil. Bu bir istatistik dökümü hiç değil. Bu yazı, bir vicdan egzersizi, bir toplumsal yüzleşme ve belki de en çok, kendimize sormaktan kaçtığımız soruların yazıya dökülmüş hâlidir.
Suzi Kimdir?
Suzi, Uludağ Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde okuyan sıradan bir öğrenci gibi görünüyordu. Ta ki “sıradan” kavramının kimin için ne anlama geldiğini sorgulamaya başlayana kadar. Onu farklı kılan şey, engelliliği bir “durum” ya da “eksiklik” olarak değil, toplumun ürettiği bir sonuç olarak ele almasıydı. Suzi’ye göre asıl engel, bedende değil; bakışta, dilde ve düzenin kendisindeydi.
Suzi’nin çocukluk arkadaşı işitme engelliydi. Onunla büyümüş, onunla susmuş, onunla beklemişti. Belki de bu yüzden, üniversite yıllarında derslerde anlatılan “engellilik sosyolojisi” başlıkları ona hep eksik geldi. Kitaplar anlatıyor, ama toplum hissettirmiyordu. İşte Suzi, tam da bu boşlukta bir soru sordu:
“Toplum, engelliliği gerçekten anlıyor mu, yoksa sadece acıyor mu?”
Sosyal Düşünce Deneyleri Nedir?
Sosyal düşünce deneyleri, bireyin günlük hayatında fark etmeden sürdürdüğü davranış kalıplarını görünür kılmayı amaçlayan uygulamalardır. Bu deneyler bir laboratuvarda değil; sokakta, kampüste, otobüs durağında, kantinde yapılır. Çünkü asıl deney ortamı hayattır.
Suzi ve arkadaşları bu deneyleri planlarken tek bir hedef belirledi:
Engelli bireylerin yaşadığı görünmez engelleri, engeli olmayan bireylere kısa süreli de olsa yaşatmak.
Bu deneyler asla bir “rol yapma” oyunu değildi. Kimseye “engelli gibi davran” denmedi. Aksine, bireylere toplumun engellilere nasıl davrandığı aynen yansıtıldı.
Deney 1: Sessiz Kampüs
İlk deneyin adı “Sessiz Kampüs”tü. Gönüllü öğrencilerden bir grup, kulak tıkacı ve gürültü engelleyici kulaklıklarla bir gün boyunca kampüste dolaştı. Ancak asıl mesele duyamamak değil, duyamadığında toplumun sana nasıl davrandığıydı.
Deney sonuçları çarpıcıydı. Öğrenciler, ders anlatan hocanın sabırsızlandığını, kantin görevlisinin yüzünü buruşturduğunu, arkadaşlarının göz teması kurmaktan kaçındığını raporladı. Bir öğrenci gün sonunda şunu yazmıştı:
“Duymamak zor değildi. Zor olan, herkesin benden vazgeçmesiydi.”
Bu cümle, deneyin özeti gibiydi.
Deney 2: Görünmez Merdivenler
İkinci deney, fiziksel engellilik üzerineydi ama tekerlekli sandalye kullanılmadı. Bunun yerine kampüste belirli rotalardaki asansörler kapatıldı, rampalar geçici olarak yönlendirme dışı bırakıldı. Amaç, mekânsal engellerin nasıl normalleştirildiğini göstermekti.
Deneye katılan öğrenciler, “asansör bozuk” tabelasının ne kadar kolay kabul edildiğini fark etti. Kimse nedenini sormuyordu. Kimse çözüm üretmiyordu. Çünkü çoğu kişi için merdiven hâlâ bir seçenekti.
Bir katılımcı şöyle yazdı:
“Benim için sadece biraz yorucuydu. Ama biri için bu yol tamamen kapalı olabilirdi. Ve bunu hiç düşünmemiştim.”
Deney 3: Bakış Deneyi
Bu deney belki de en sarsıcı olanıydı. Gönüllüler, kampüste belirlenen alanlarda farklı engellilik simgeleriyle dolaştı. Ama hiçbir fiziksel kısıtlama yoktu. Sadece insanlar bakıyordu.
Uzun uzun. Acıyarak. Kaçarak. Görmezden gelerek.
Deney sonunda tutulan günlüklerde en çok geçen kelime “bakış” oldu. Bakışın ne kadar ağır, ne kadar yaralayıcı ve ne kadar öğretici olabileceği ilk kez bu kadar açık yazıldı.
Suzi’nin yorumu netti:
“Engelliler çoğu zaman bedeniyle değil, bakışlarla taşınır.”
Akademiden Sokağa Taşan Bir Farkındalık
Bu deneyler kısa sürede Uludağ Üniversitesi sınırlarını aştı. Sosyal medya paylaşımları, öğrenci kulüpleri, hatta bazı ders içerikleri bu deneylerden ilham aldı. Ama Suzi ve arkadaşlarının en büyük başarısı, bir sunum dosyası hazırlamak değil; bir zihinsel sarsıntı yaratmaktı.
Çünkü farkındalık afişle olmaz. Farkındalık, rahatsızlıkla başlar.
Engellilik Bir Kimlik Değil, Toplumsal Bir Aynadır
Bu yazıyı bir köşe yazısı yapan şey, deneylerin kendisi değil; onların bize tuttuğu aynadır. Engellilik, bireyin eksikliği değildir. Engellilik, toplumun düzenleme eksikliğidir. Dilin hoyratlığıdır. Mimarlığın bencilliğidir. Sabırsızlıktır. Alışkanlıktır.
Suzi ve arkadaşlarının yaptığı şey, “yardım edelim” demek değildi. Onlar “değişelim” dediler.
Ve belki de en zor olan buydu.
Sonuç Yerine: Görmek Yetmez, Hissetmek Gerekir
Uludağ Üniversitesi’nde başlayan bu sosyal düşünce deneyleri bize şunu öğretti:
Empati, başkasının yerine geçmek değil; onun yerine geçmeye gerek kalmayacak bir dünya kurmaktır.
Bir gün hepimiz yaşlanacağız. Bir gün hepimiz yavaşlayacağız. Bir gün hepimiz bir şeye ihtiyaç duyacağız. Engellilik, bir ihtimal değil; bir hayat gerçeğidir.
Suzi ve arkadaşları bu gerçeği bize bağırarak değil, sessizce yaşatarak anlattı.
Ve bazen, en güçlü farkındalık tam da orada başlar:
Sessizlikte.





