Eylül Vurdu Sol Yanımızdan
Anlatıcı, çocuk yaşta ağabeyinin tutuklanmasının ardından yaşadığı belirsizliği, ilk cezaevi ziyaretinde tanık olduğu manzaralarla birlikte ömür boyu unutamayacağı bir anıya dönüştürür.

12 EYLÜL ANILARI
Tarsus’ta oturuyorduk. Mithatpaşa Mahallesi Kurtuluş Sokak No:1… İki yıl geçirdiğimiz evimiz. Zemin üstü iki katlı bir bina, biz ikinci kattayız. Alt katımızda ev sahibimiz oturuyor. Zeminde ise bir demir atölyesi var. Salonun pencereleri geniş ve salonda bir de balon var yola bakan. Her yeri görebiliyorduk, önümüz açıktı. Anam hep ileriye doğru bakar, kardeşlerinin ya da yeğenlerinin gelişini beklerdi; sabahları Nadir abimi o balkondan işe uğurlar, akşamları Nadir abimin dönüşünü o balkonda beklerdi. Ortaokul son sınıftaydım. Birinci sınıfın sonunda göçüp gelmiştik buraya.
13 Mayıs 1981… Ne anlatıyor sana deseler bana hiç düşünmeden “Nadir abimi aldılar bizden polisler” derim. Bir polis otosunun arka koltuğunda iki polisin arasında götürülüşünden bu yana üç ay geçmişti. Üç aydır yediğimizden içtiğimizden tat almıyor, bastığımız yeri bilmiyorduk.O gece sabaha kadar uyumamış ve ağlamıştık annem, Şehmus ve ben. Sabah olunca annem bizi okula göndermişti “Hiçbir şey yokmuş gibi derslerinize bakacaksınız ve dik duracaksınız. “ diyerek.
Şehmus, Adana’da okuyordu ben Tarsus’taydım. Sabahçıydım. Okula gittim. Yorgundum, uykusuzdum, üzüntülüydüm, ağlamaktan gözlerim şişmişti. Öğretmenler ders anlatıyordu ama ben uyukluyordum. Başım düşüyordu. Arkadaşlarım bir gariplik sezmişti ama ben kimseye bir şey söylemiyordum. Teneffüs saatlerinde okulun arka taraflarına gidiyor için için ağlıyordum. Günler böylece geçip gitti. Nadir abimin anlatımı ile matematik dersinde sınıfın en iyisi olan ben sınıfta kalacak duruma gelmiştim. Bir tek öğretmenimin dikkatini çekti bu; Mustafa Eruncu… Sosyal Bilgiler dersimize girerdi Mustafa Hoca. Bize ülkeler ve başkentler; bölgeler- iller; iller-ilçeler; devletler-yönetim biçimleri oyunları oynatırdı. Sorduğu tüm sorulara yanıt verirdim çünkü biz bu oyunları Nadir abimle zaten oynuyorduk. Bir gün yine sorduğu tüm sorulara yanıt verince yanıma gelip “Baban ne iş yapıyor?” dedi. “Babam yok hocam yıllar önce öldü. Annem ev hanımı.” dedim. Biraz düşündü, parçaları birleştirememiş, taşlar yerine oturmamıştı. “Peki, evde başka büyüğün var mı?” dedi. “Ağabeyim var hocam, matematik öğretmeni” dedim. “Nerede çalışıyor?” dedi merakla. “Çalışmıyor hocam, cezaevinde.” dedim gözlerim dolu dolu. Neden cezaevinde demedi, suçu ne demedi, sevgiyle bana baktı, yanıma gelip başımı okşayarak “Anladım oğlum.” dedi ve o günden sonra hep beni izledi, korudu ve kolladı.
Ağustos sıcağında kan ter içinde yürüyorduk Mersin sokaklarında. Daha önce kirvelere ziyarete geldiğimizde adını duyduğum Müftü Köprüsü’nden geçiyorduk. Az ileride Mersin Stadı görünüyordu. Çok değil birkaç yıl önce Adanaspor maçı için gelirdik buralara. Bu stadın deniz tarafındaki kale arkasını doldururduk turuncu-beyaz sevdamızla. Şimdi ise annemin yanında bir bilinmeze doğru yürüyordum. Annem başını öne eğmiş adımlıyordu yolları, dudakları kıpır kıpırdı. Dua ediyordu hiç durmamacasına. Üç ay sonra ilk kez Nadir abimi görebilecektik.
Mersin kapalı Spor Salonu, siyasi tutuklular için küçük bir cezaevin dönüştürülmüştü ve Nadir abimi de oraya koymuşlardı. Sonra öğrenecektik ki Emniyet binasında yer kalmayınca bu salonu kullanmış polisler. İşkenceli sorgular için burada alıp götürüyorlarmış tutukluları. Spor salonunun bahçesinde askerler dolaşıyordu ellerinde tüfekleri ile. Ara ara düdük çalıyorlardı askerler. “Nizamiye” yazan ir kapıya geldik. Annem durumu anlattıktan sonra askerler kimliklerimizi aldılar. İki asker eşliğinde salona geçtik. Salonun kapısında bir bekçi vardı. Kısa boylu, zayıf, ak saçlı, güleç yüzlü bir adamdı. Koridorda duran bir bank gösterdi ve oraya oturttu bizi. Yanıma oturdu sonra elini omzuma attı ve anneme dönerek “Kim içi geldiniz?” dedi. Annem “Oğlum burada adı Nadir” dedi. Adama bana doğru eğilip “ Çok mu özledin abini?” dedi. İçten ve güleç yüzlü de olsa üniforması korkutuyordu beni, hiçbir şey demeden başımı salladım evet anlamında. “Bak şimdi” dedi eliyle uzun koridoru göstererek “Koridoru takip et, koridor bitince sağa dön, abin orada. Hadi al gel abini.” dedi.
İnce uzun bir koridordu. Yaklaşık on metrelik koridor bana on kilometreymiş geldi. Bize bağırıp çağıran astsubayları, bizi itip kalkan çavuşları, bize hainmişiz gibi bakan polisleri düşündükçe bekçinin o güleç yüzü bile silemiyordu içimdeki korkuyu.
Koridorun bittiği yerde sağa döndüm kanatlı bir kapı vardı, kapıyı itip ilerledim. Bir zamanlar basketbol oynanan salonun bir cezaevi koğuşuna dönüşüne tanıklık ediyordum. İleriye baktım. Yere serili battaniyeler üzerinde yatanlar, sandalyelerde oturanlar vardı. Üç dört kişilik bir grup da hızlı adımlarla yürüyorlar, aniden dönüp bu kez de ters yöne yürüyorlardı. Sonradan öğrenecektim bu yürüyüşün cezaevi dilinde “volta atmak” olarak adlandırıldığını. Yürüyenler arasında Nadir abim de vardı. Sevinçle “Nadir abi” diye bağırdım. Aniden durdu “Muraaatt!” diye bağırdı şaşkınlıkla. Yanıma geldi, sarıldı ve öptü beni. Sonra elimden tutu ve annemin yanına gittik.
Annemin elini öptü, sarıldılar. Annem ağlıyordu. Hem ağlıyor hem abimin kokusunu içine çekiyordu. Oturduk. Nadir abim annemle benim aramdaydı. Sonra o güleç yüzlü bekçi gelip Nadir abimin ensesine tokat atarak “Beğendin mi sürprizimi kızıl?” dedi. Abimle gülüştüler ama ben abime şaka ile de olsa vurduğu için çok kızdım o bekçiye.
Biz konuşurken kapıdan içeriye iki polis girdi. İkisinin arasında biri vardı ve ayakta duracak hali yoktu. Ayakları çıplaktı, şişmişti ve kıpkırmızıydı. Peşlerinde iki polis arasında bir daha girdi. Onun da ayakta duracak hali yoktu. Yüzü gözü yara içindeydi. İlk giren polislerden biri bekçiye dönerek “Niye bu saatte sivilleri alıyorsunuz buraya?” dedi. Bekçi hiç altta kalmadı: “Siz de bu saate kalmasaydınız!” dedi gülerek.
Annem onlara bakarak “Kuzum, nereden geliyor bunlar, insanlıktan çıkmış bu çocuklar, sana da mı yapıyorlar böyle?” dedi ağlayarak.
“İşkenceden geliyorlar ana, merak etme ben iyiyim.” dedi. Evet, “ben iyiyim” demişti ama “İşkenceye götürmüyorlar” dememişti Nadir abim.
Annem, o gün gördüğü manzarayı her yerde herkese anlattı gözyaşları içinde. Ve ben 12 Eylül’ün işkencelerine tanıklık ettim küçücük yaşta.





