Birbirimizi Sevebilmek
Sevgi; iletişimle, dürüstlükle, bağışlayarak ve kıskançlıktan uzak cesurca yaşandığında gerçek olur.

Son zamanlarda en çok konuştuğum, üzerine en çok yazdığım meselelerden biri: “Sevgi”.
Basit gibi görünen ama içine girildiğinde derinleşen, karmaşıklaşan, bir o kadar da sadeleşen bir konu. Sevgi hem kolaydır hem zor, hem yakınımızdadır hem de ulaşılması güç bir yerlerde. Bilenler bilir, yazılarımda hep sevginin ne kadar güçlü, ne kadar dönüştürücü bir şey olduğunu anlatmaya çalışırım.
Çünkü bu konuda yazmak, anlatmak, düşündürmek, bir anlamda kendime biçtiğim bir misyon artık.
Bu kez konuyu biraz daha derinlemesine ele almak istiyorum.
Sevmenin, birbirini gerçekten sevebilmenin yapı taşlarıyla başlayalım.
İletişimle Sevebilmek
İnsan ilişkilerinde iletişim, öyle sıradan bir detay değil. Doğru kurulmadığında, yanlış anlaşılmalarla örülü bir duvara dönüşür. Ama doğru kurulduğunda, bir köprü olur, kalpten kalbe uzanan, güveni taşıyan, sevgiyi besleyen bir köprü...
İletişim dediğimiz şey yalnızca konuşmak değildir. Ne hissettiğimizi açıkça ifade edebilmek, karşımızdakini dinlemek ve gerçekten duymak, sözcüklerin ötesini anlayabilmektir.
İletişim, sevgi dolu bir ilişkinin omurgasıdır.
Ama ne yazık ki, sevgi konuşmaları, yani birine onu sevdiğimizi dile getirmek, en kıymetli ama en az duyulan konuşmalardır. Birçoğumuz için "Seni seviyorum" demek, ağızdan çıkması en zor cümlelerden biridir. Neden mi?
İki temel nedeni var diye düşünüyorum:
İlki, böyle bir evde büyümemiş olmamız. Sevgi sözcüklerine yabancı kalmışızdır.
İkincisi ise, sevgiyi göstermekle yetinmek gerektiğine inanmamızdır.
Ama şu gerçeği göz ardı ederiz: Göstermek güzel, fakat söylemek bambaşka bir etki yaratır.
Aslında doğrunun ne olduğunu hepimiz biliyoruz ama uygulayamıyoruz nedense. Bir dostum şöyle demişti bir gün:
"Bir şeyi bilip yapmamak, aslında o şeyi hâlâ tam olarak bilmiyor olmak demektir."
Ve gerçekten de öyle. Sevdiğinizi söylediğinizde hiçbir şey kaybetmezsiniz. Ama karşınızdaki, bir anda dünyadaki varlığının kıymetini hisseder. Değerli, anlamlı ve görülmüş hisseder.
Bu yazıda özellikle ilişkilerdeki sevgi sözcüklerine odaklanmak istedim. Çünkü biliyorum ki sizler, iletişimin değerini bilen insanlarsınız. O yüzden burada uzun uzun “iletişime kapalı insanlarla neden zaman kaybetmemeliyiz” gibi cümleler kurmayacağım. Bunu zaten biliyorsunuz. Benim size önerim çok daha sade ve net:
Sevdiğiniz insanlara bunu sadece davranışlarınızla değil, sözlerinizle de gösterin. Söyleyin. Sade, içten, süssüz bir cümleyle “Seni seviyorum.”
Göreceksiniz, o anda bir şey değişecek. Bazıları bu sözleri duyunca gülüp geçebilir, konuyu şakaya vurabilir. Ama bilin ki bu, aslında o kelimelere ne kadar ihtiyaç duyduklarının sessiz bir çığlığıdır. Onlara daha çok odaklanın. Çünkü belki de en çok onların duymaya ihtiyacı var.
Şimdi gidin en yakınızdaki birine, belki bir aile ferdine, belki bir dosta, Belki de uzun zamandır bekleyen bir kalbe, İçinizden gelerek söyleyin: “Seni seviyorum.”
Göreceksiniz, dünya bir anlığına daha güzel bir yer olacak.
Bu konuda dikkat edilmesi gerektiğini düşündüğüm hususlar:
Beni sevdiğini sözlerinle, hareketlerinle ve jestlerinle sık sık göster.
İyi yaptığım işler için bana kompliman yap. Başarısız olduğumda beni aşağılama, tersine bana güven ver. Olumlu takviye ve işimi takdir etmeler, başarılarımın yinelenmesini garanti eder.
Moralin bozuk olduğunda, kendini yalnız hissettiğinde ya da yanlış anlaşılmış hissedersen bunları benimle paylaş. Dile getirilmemiş duygular bazen yıkıcı olabilir. Unutma, senini sevmeme karşın her zaman aklındakileri okuyamam.
Bana dokun, ellerimi tut, bana sarıl. Fiziksel varlığım sevgi dolu olan sözsüz iletişimle daha bir canlılık kazanacaktır.
Bana değer verdiğini başkalarına göster. Sevgimizin başkaları önünde onaylanışı beni özel biri olarak gururlandırır. Gizleme beni. İlişkimizin güzel olduğunu paylaşman bizi daha özel kılar.
Dürüstlükle Sevebilmek
Bilir misiniz, Diyojen’in yıllarca elinde yanan bir fenerle dürüst birini aradığı anlatılır. Gündüz vakti bile o feneri söndürmeden yürürmüş sokak sokak... “Dürüst bir insan arıyorum” diyerek. Ve rivayete göre, bulamamış.
Bugün biz de kendimize soruyoruz: Dürüst birini bulmak bu kadar mı zor?
Cevabı aslında çok uzaklarda aramaya gerek yok. Evet, zor. Çünkü çocukluktan başlıyor bizim yalanla tanışıklığımız. Bir şey kırıldığında evde yankılanan o ses: “Kim kırdı bunu?”
Ve ardından gelen sessizlik ya da başka birine yönlendirilen suç.
O anlarda yalan söylemeyi seçmedik belki; ama dürüstlüğü tehlikeli, cezayı ise kesin olarak kodladık zihnimize. Toplum olarak çocuklarımızı yalana alıştırmadık belki ama dürüst olduklarında neler yaşayacaklarını çok erken öğrettik onlara. Korkutarak. Susturarak. Bastırarak.
Ve böyle böyle büyüdük. Dürüstlüğün karşılığının çoğu zaman ceza, yargı ya da yalnızlık olduğunu fark ettik. Derken bu korkularla büyüyen insanlar olarak, ilişkilerimize de taşıdık bu öğrenilmişliği.
İnsanlara sorduğumda neden dürüst olmadıklarını, aldığım cevaplar beni hem şaşırtır hem düşündürür. Bir keresinde biri şöyle demişti: “Gerçeği lehime kullanmak için dürüst değilim.”
Bir yanım bu cevabı acımasız bulurken, diğer yanım onun zekasını da takdir etmekten geri duramadı.
Psikoterapist Clark Moustakas, Yaratıcı Yaşam adlı eserinde bu çelişkiyi çok derin bir cümleyle özetler:
“Bir ilişki içindeyken her zaman dürüst olabilmek fazlasıyla acı verici ve güçtür.
Bununla birlikte, kişi gerçekleri söylemekten kaçındığı anda benliğinin merkezi lifleri sanki çekilip ayrılmaya başlar. Ve ‘gerçek fikir ve duyumsamalarını’ öbür kişinin algılamasını önleyerek bir aldatmacayı da başlatmış olur.”
İşte tam da bu yüzden… Dürüstlükle sevebilmek; yani sevgiyi içinde maske barındırmadan sunabilmek, bugün belki de en değerli meziyet.
Korkmadan, saklamadan, gerçeklerle. Çünkü sevgi ancak kendini olduğu gibi gösterebildiğinde derinleşebilir. Ve en nihayetinde, ancak dürüstlükle kurulan bağlar kırılmaya karşı dirençli olur.
Bağışlayarak Sevebilmek
Belki de en zor kısmı bu. Bağışlamayı bilmiyoruz. Daha doğrusu, bağışlamanın ne anlama geldiğini gerçekten hiç öğrenmedik.
İnsanoğlu hata yapmaya programlı bir varlık. Kimi zaman ölçüyü kaçırır, sınırları aşar ve hata, kolayca yanlışa dönüşür. Yani yalnızca tökezlemeyiz, bazen bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde başkalarının canını da yakarız. İşte bu yüzden, her hatanın ardından affedilmeyi beklemek, pek de adil değildir.
Fakat şunu da unutmamak gerekir: Asıl bağışlanması gereken kişi, çoğu zaman kendimiziz. Yaptığımız hatalarda, seçimlerimizde, sustuklarımızda ya da söyleyemediklerimizde… Kendimizi en derin yerimizde yargılar, cezalandırır, içten içe küçümseriz.
Ama bağışlamak; yalnızca karşımızdakini değil, kendimizi de özgür bırakmaktır. Çünkü affetmediğimiz her yük, sırtımızda taşınan görünmez bir zincire dönüşür.
Ve insan, ne başkasını ne de kendini taşıyamayacak kadar yorgun olduğunda öğrenir bağışlamayı.
Geçtiğimiz günlerde bir televizyon programına denk geldim. Florida’da tecavüze uğramış, başından aldığı darbe nedeniyle kör kalmış bir kadın konuktu programda. Sunucu, olayın ne kadar sarsıcı olduğunu, kadının hayatının artık ne denli zor geçeceğini uzun uzun anlatıyordu. Oysa kadın, tüm bu sözlerin ortasında tek bir cümleyle suskunluğu bozdu:
“Oh, hayır. O adam benim bir gecemi çaldı, ikinci bir gecemi çalmasına izin vermeyeceğim. Bağışladım onu.”
Ne kadar büyük bir cevap, değil mi?
Düşünüyorum da, hangimiz bu cevabı verebilecek kadar büyüdük? Hangimiz yaşadığımız acılarda, kırgınlıklarda, travmalarda bağışlamayı seçebiliyoruz? Oysa unutmamamız gereken bir şey var. Her bağışlamadığımız olay, her içimizde tuttuğumuz kin, Taşıdığımız görünmez bir yük olur omuzlarımızda.
Bağışlamak; karşı tarafa bir hak vermek değil, kendimize bir özgürlük tanımaktır. Yaşanmışı yok saymak değil, onun zincirinden kendimizi azat etmektir. Ne yaşamış olursak olalım, O acıyı tekrar tekrar hatırlayarak kendimize her seferinde yeniden yaşatmaktansa, Onu bağışlayıp içimizden uğurlamalıyız. Özgürlüğe, hafifliğe, iyileşmeye doğru.
Bağışlamak, en derin iyileşme biçimidir. İnsanlar bize ne kadar ağır şeyler yaşatırlarsa yaşatsınlar aslında bizden en fazla bir gün götürmelerine izin vermelisin. İkinci günü vermeyin..
Bırakın gitsin. Niye acısına sarılıp duruyorsunuz? Dünün yanlışları hakkında yapabileceğin hiçbir şeyin yok. Onlar senin yargılayacağın şeyler değil. Niye seni umut duymak ve sevmekten alıkoyan şeylere bağlanıp kalıyorsunuz ki?
Kıskanç Olmadan Sevebilmek
Kıskançlığın ne kadar zararlı ve toksik olduğunu anlatmama gerek var mı bilmiyorum...
Ama şu bir gerçek: Bu duygu, her türlü ikili ilişkiye sinsice sızar ve zamanla o ilişkiyi kökünden çürütür.
İngilizcede kıskançlık anlamına gelen “jealousy” kelimesi, eski Yunanca “jeal” sözcüğünden türemiştir. Bu da “sahip olunan bir değerin tehlikede olması ve bu tehlikeye karşı bir önlem alma gerekliliği” anlamını taşır. Tabii bu sözlükteki karşılığı…
Peki ya bende uyandırdığı anlam?
Benim için kıskançlık, özgüven eksikliğidir. Çünkü mesele, “biri onu elimden alacak” korkusuyla değil, “ben yeterli değilim” hissiyle başlar. “Daha iyisini bulursa gider” düşüncesi, aslında insanın kendi içindeki değersizlik duygusunun dışavurumudur.
Elbette kimse bunu itiraf etmek istemez. Kıskandığını kabul eden çoktur ama altında yatan eksikliği kabullenen pek az. Ne zaman bu konuyu dile getirseniz, hemen bir savunma duvarı örülür. Ama adı ne olursa olsun, temelde özgüvensizlik vardır.
Ben kıskanç bir adam değilim. Eğer biri benden gitmek istiyorsa, kalması için savaşmam. Bir başkasını tercih edecekse, o yolu kapatmak gibi bir çabam da olmaz. Gidebilir. Daha iyisini bulabilir. Çünkü gitmenin konuşulduğu bir ilişkide, “kal” demek artık anlamını yitirmiştir. Kalmak, bir tercih olmalı, bir zorunluluk değil.
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşla derin bir sohbetteydik. Bana şöyle dedi:
“Ben öldükten sonra sevdiğim birinin başkasıyla olma ihtimalini bile düşünemiyorum.”
Bu cümledeki kıskançlığı anlayabiliyordum; insaniydi. Ama uç bir noktadaydı. Ve ben ona şöyle dedim:
“Bu sevgi değil. Bu, bağımlılık. Bu, onun sana değil; onun sende uyandırdığı duyguya tutunmak. Ve bu bağ, sevginin çok ötesinde bir sahiplenme, hatta bir tutsaklık.”
Çünkü gerçekten sevdiğin birinin iyi olmasını istersin. Hatta sen yoksan bile. Onun mutluluğu, senin egonu değil, kalbini ilgilendirir.
Ünlü psikanalist Rollo May der ki:
“Kıskançlık, kişinin dikkatini kendisine çevirmesine ve ‘Neden benim kendime saygım bu kadar az?’ diye sormasına neden olur. Bu sorunun yanıtı kolay değildir, ama en azından dikkatimizin yönünü doğru yere çeker.”
Dikkatimizi başkalarına değil, kendimize çevirmeliyiz. Kıskanmadığımızda birini ne kadar sevebiliyoruz? İşte asıl mesele bu.
Ben detaylara girmedim, çünkü bu soruların yanıtlarını aslında sizin aramanız gerekiyor. Ben sadece bir pencere araladım. Umuyorum ki bakarsınız ve belki bir gün, içimizde bastırdığımız o çürümüş tarafların, bizi yavaş yavaş zehirlediğini fark edersiniz.
Ve işte tüm bu başlıkların özü şurada birleşir: Sevebilmek, cesaret ister.
İletişimle, dürüstlükle, bağışlayarak ve özgürce…
Çünkü sevgi, sadece hissetmekle değil, hissettirmeyi seçmekle gerçektir.
Birbirimizi sevebilmek hâlâ mümkün yeter ki korkmadan başlayalım.






