Beyanlar

Bir Halin Rıhtımı

Hiç gitmediğim bir rıhtımı değil, o rıhtımda olabilecek halimi, eksik yanımı ve bekleyen benliğimi özlüyorum.
Bir Halin Rıhtımı
Hiç gitmediğim bir rıhtımı özlüyorum. Deniz kıyısında, taşları yosun tutmuş, demir halkaları paslanmış bir rıhtım… Sabahları sessiz, akşamları ıslak ve ağır… Ve ben, onu bilmediğim halde hep hatırlıyor gibiyim. Kendime bile açıklayamadığım bir eksiklik var içimde; neyle tamamlanacağını bilmeden yaşanmış bir yarım kalmışlık. O rıhtım, işte tam da bu eksik parçanın şekli sanki. Oraya adımımı basmadım hiç, ellerimi o soğuk taşlara sürmedim. Ama hayalimde, rıhtımın kenarında saatlerce oturmuşluğum, ayaklarımı sarkıtarak denize bakmışlığım, rüzgârda saçlarımı savurmuşluğum var. Bu özlem bir yere değil, bir hâl’e dair. Rıhtımı özlemem, aslında bekleyen biri olmayı özlemem belki de. Gelmesini umut ettiğim, uzaklarda bir silüetini hayal ettiğim birinin adımlarıyla yankılanan taş zeminleri… Gelmeyen mektupların postalanmadığı, ama hayalimde hep açılan bir rıhtım postanesine. Rıhtımı özlemek, kimsenin bilmediği bir veda anına ait olmayı istemek gibi. Orada biri gitmiş ve ben onu uğurlamışım gibi. Orada biri dönmüş ve ben ona koşmuşum gibi. Belki çocukken izlediğim bir sahne yerleşti içime. Belki de atalarımın bir zamanlar topuklarını sürüyerek geçtiği, yelkenli tekneleri uğurladığı, sevdiklerini denizlere emanet ettiği bir rıhtımın hatırası kaldı bende. Ya da sadece, zamanın ve kalbin bir kıyıya vurmuş halini özlüyorumdur. Rıhtımlar sadece taş ve deniz değildir. Onlar, beklemekle gitmek arasında sıkışan yerlerdir. O sınır çizgisidir hayatla hayal arasında. Ayaklarını suya değdirmeden yürüyebildiğin bir kenar. Denize karışmadan önce son düşündüklerin. Sessizliğin ağırlaştığı, düşüncelerin sesle yarıştığı bir yer. Ve ben, o rıhtımda olduğumu düşündüğümde, garip bir dinginlik sarıyor içimi. Kalabalıklardan uzak, anlam yüklenmemiş sözlerden uzak, zamanın yavaşladığı bir mekân. Kendime ait gibi ama benden de büyük. O rıhtım, belki de hayatta hiç ulaşamadığım dinginliğin biçime bürünmüş hâli. Gözümde hep akşam saatidir. Güneş denize eğilirken, gökyüzü portakal ve kül rengiyle yan yana durur. Deniz ağırdır; sanki içinde sakladığı sırlar yüzünden sessizce kıpırdar. Rıhtım taşlarının arasına sıkışmış deniz suyu parıldar; tuz kokusu burnuma kadar gelir, gerçekte olmayan bir kokuyu hisseder gibi olurum. Hiç gitmediğim bir rıhtımı özlüyorum. Ve belki de o rıhtım, en çok da içimdeki yorgun yolcunun varmak istediği yerdir. Yürüdükçe uzaklaşmayan, bekledikçe küsmeyen bir yer. O rıhtımda beklemek, yaşadığımı hissetmek gibi. Gelmeyen mektuplar, çıkmayan gemiler, dönmeyen yüzler... Hepsi orada sessizce var. Rıhtımı özlemek, kimseye anlatamadığım bir dilde içimi anlatabilmek arzusu belki de. Ne bir adresi var, ne de bir fotoğrafı. Ama bir boşluk olduğunda içimde, o boşluk hep aynı yere açılıyor: Tuzlu havaya, ıslanmış taşlara, uzaklara bakan bir göz çizgisine. Ve belki de en çok, kendimi orada bulacağıma inanıyorum. Çünkü bazen bir insan, gitmediği bir yeri değil, olamadığı hali özler. Ben de o rıhtımı değil, o rıhtımda olabilecek beni özlüyorum.

İlginizi Çekebilir

Yorumlar

0/5000

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın!