Arkadaş
Bu metin, ömür boyu süren bir dostluğun; mücadeleyle, küslüklerle, anılarla sınanıp hafızanın bile silemediği yoldaşlığın hüzünlü vedasını anlatıyor.

Ta ortaokul yıllarından itibaren paylaştık hayatı. İçeriği tıklım tıkış doluydu paylaşımlarımızın. Hayatın her alanındaydık… Keyifleri, hüzünleri, politikayı, kavgaları paylaştık. Kimi zaman hayatımızı bile kurtardık birbirimizin; kimi zaman sevinçleri, coşkuları yaşadık. Kimi zaman da kırıldık, küstük birbirimize. Kimi zaman yıllarca görüşmedik, görüşemedik.
Epilepsi krizleri yüzünden kaç kere kollarıma düştü; kaç kere tam düşerken başını yere vurmasın diye altına atladım, sayamadım.
Evleri, Ankara’da bin kişilik ve 10 katlı bir kız öğrenci yurdunun hemen yanındaydı; aralarında en fazla 3-4 metre vardı. Ortaokul, lise ve üniversite çağlarımızda sabahlara kadar o evde Ruhi Su dinlerdik, klasikleri dinlerdik: Carl Orff, Beethoven, Çaykovski, Vivaldi… Yurdun kızlarına da bangır bangır dinletirdik. Doğrusu bana klasik müzik dinlemeyi, daha çocuk denebilecek yaşlardayken Oğuz alıştırmıştı.
Pencerelerden, parmaklarımızla cama büyük büyük harflerle kelimeler yazarak yurdun hemen her odasındaki kızlarla yazışırdık. Bir oda hariç… Yurdun, Oğuzların evine bakan cephesindeki hemen her odayla iletişimdeydik. Sırf bu yüzden MİT tarafından gece yarısı sorguya çekildik. Kızlarla "şifreleme yöntemiyle" ilişki kurduğumuz iddia edildi. Buna rağmen pek çok kızı örgütlemeyi başardık; onları devrimci eğitim çalışmalarına aldık, devrimci saflara kazandırdık.
Yukarıda demiştim ya, bir oda vardı ki bize hiç yazmazdı. İki kız kalıyordu o odada. Israrla ve inatla üzerine gittik o odanın. Ve sonunda başardık yazdırmayı, sonrasında da tanışmayı. O iki kızı da devrimci harekete katmayı başardık. Zaman içinde o kızlardan biriyle Oğuz evlendi, diğeriyle de ben… Biri Handan’dı, diğeri Nilgün.
Mücadeleyle geçti ömrümüz. Gözaltılar, dayaklar, işkenceler… Hiç yakınmadık. "Daha ne yapabiliriz?" diye kafa yorduk hep. Gecelerin karanlığında çıktık; boya kovaları, fırçalar, afişlerle… Irkçı partilerin genel merkez binalarının duvarlarına bile yazılar yazdık. Hem de ne riskleri göze alarak:
"Bütün Halklar Kardeştir! Yunanistan ve Türkiye halkları kardeştir!"
Neler paylaşmadık ki ah, neler…
Demiştim ya, bu arada çok da küs kaldık. Küskün olmasak bile, yasal kabul edilmeyen siyasi faaliyetlerimiz nedeniyle mecburen uzak düştüğümüz zamanlar da oldu.
Aktif siyasetin dışında kaldığımız bir dönemde, eğer küs değilsek her 15 günde bir buluşurduk. Bu buluşmaları onun o zamanki doktor sevgilisi bile —ki o zamanlar boşanmıştı Oğuz— anlayamaz, anlamlandıramazdı. Bir gün beni bir kenara çekip, eşcinsel olduğumuzu ima ederek, "Ne yapıyorsunuz 15 günde bir geceleri Oğuz’la?" diye sormuştu. Pervasız kadındı vesselam. Nereden bilsin arkadaşlığı, yoldaşlığı? Panait Istrati okumuş değildi ki… Anlatsam da anlayamazdı.
Oysa ben Ayten’le evliydim o sıralar. Ve Ayten… Ah yavrum! Ne anlayışlı kadındı; Oğuz’la olan bu buluşmalarımızı canıgönülden desteklerdi.
Biz 15 günde bir cumartesi günleri akşamüstü buluşur; 18.00, 20.00, 22.00 ve 24.00 matineleri olmak üzere tam dört filme giderdik. Hepsi de birbirinden muhteşem filmlerdi… Sonra gecenin 2’si, 3’ü gibi Kadıköy’e gider, sokak köftecilerinden 8-10 tane yarım ekmek köfte-sucuk alırdık. Eve gelip sabaha kadar uyumadan çay demler içerdik. Şahane müzikler dinler, şahane filmler izlerdik. Bazen hiç konuşmadan, sadece dinleyerek geçirirdik geceyi. Ara ara konuşsak da konumuz sadece film kritikleri olurdu.
Ve yaş geldi ellilere…
Arkadaşım, yoldaşım ağır bir hastalık sonrasında hafızasını yitirdi. Yine bir küslük nedeniyle tam beş yıldır onu görmemişken, ortak bir yoldaşımız hastanede olduğu haberini verdi. Endişeyle gittim hastaneye.
Beni görünce yatağından zıplar gibi kalktı, koşarak yanıma geldi, önümde diz çöktü ve ellerimi sıkıca tuttu:
— "Ne oldu bana Kudret? Ne olur beni bırakma Kudret!"
Defalarca, defalarca tekrarladı bunu.
— "İnan seni bırakmayacağım dostum."
Doktoru bile şaşkınlık içindeydi. Ne akrabalarını, ne ablasını, ne sevgilisini, ne de öğrencilerini… Hiç ama hiç kimseyi tanımıyordu. Tuvalet kapısının nerede olduğunu bile anında unutuyordu. O aşkla bağlı olduğu müzik bile ölmüştü hayatında. Ona kulaklıklı bir walkman ve sevdiği parçalarla dolu bir kaset götürmüş olsam da dinlemedi, dinleyemedi.
Birkaç günlük ziyaretten sonra —ve maalesef her ziyarette elimi sıkıca tutup "Ne olur beni bırakma Kudret" diye yalvarırcasına tekrarlamasına rağmen— doktorları onu tek bir gece olsun eve götürmeme izin vermedi.
Birkaç gün sonra öldü. Cenazesine gitmedim. Bedenini kendi ellerimle toprağa uğurlamak istemedim.
"Seni bırakmayacağım dostum, seni unutmayacağım, endişelenme. Hep kalbimde atacaksın."
Arkadaşım… Yoldaşım.
07 Eylül 2021




