Yürüyorum
Yağmur ve fırtınanın ortasında rotasız yürüyen bir kişinin, yalnızlığından sıyrılıp içsel limanını bulma arayışını anlatıyor.

Yürüyorum
Yağmur altında.
Şemsiyesiz.
Ve yalnız.
Fırtına o biçim esiyor;
adeta yer değiştiriyor nesneler.
Yağmur ile fırtınanın savurduğu
kum taneleri,
ağaç yaprakları
ve yalnızlığın tarif edilmez acısı
eşlik ediyor yürüyüşüme.
Sadece fırtına ile esip savrulan kum taneleri gözüme giriyor.
Ne ağrıyor, ne acıyor gözlerim.
Fırtınayla uçuşan yapraklar çarpıyor yüzüme.
Öyle ki,
yüzümü öpüp
ayaklarımın dibine dökülüyorlar.
Ama o bana eşlik eden yalnızlık…
İşte o, var ya,
acıtıyor kalbimi.
Yine de yürümek istiyorum.
Yağmura rağmen,
fırtınaya aldırmadan,
acıyı hissetmeden.
Ta ki bir liman bulana kadar yalnızlığıma.
Yürüyorum işte.
Öylesine bir yürüyüş benimki:
rotasız.
Ne ben biliyorum gittiğim yeri,
ne kalbim biliyor demir atacağı limanı.
Bizimkisi öylesine bir yürüyüş,
meçhule yürür gibi.
Tek farkla:
Fâili belli, nasibi meçhul.
İllaki…
Duracak bu yağmur,
dinecek fırtına
ve bitecek bu yalnızlık.
Yorulana kadar değil,
limanımı bulana kadar devam edecek bu yürüyüş.
Yürüyüşün içinde gizli bir arayış var:
karadaki limana varana kadar.
Niyet belli,
liman belirsiz.
Hadi;
yağmur, fırtına ve yalnızlık…
devam edelim yolumuza.
İçimden bir his diyor ki:
Az kaldı limanımıza—
meçhulümüze.
Hadi, yürüyün…






