Üzümlü Kekim
Aşkın imkansızlığını “üzümlü kek” metaforuyla anlatan bu yazı, bazı sevgilerin yaşanmak için değil, yazılmak için var olduğunu vurguluyor.

Bu sefer benden farklı bir konuda yazmam istendi. Melek, bir Reels gönderip bu videodaki konu hakkında ne düşündüğümü sordu. Ben de önce izleyip öyle döneceğimi söyledim. Videoyu izledim hiç bilmediğim bir konuyu anlatıyordu.
30 yaş üstü olanlar hatırlar; Cedric diye bir çizgi film vardı. Chen adında bir kıza aşıktı, sürekli de ona “üzümlü kekim” derdi. İşte videoda, Cedric’in o sözü neden söylediğini anlatıyordu birisi.
Videoda anlatılan şey şuydu: Cedric’in üzüme alerjisi varmış. Yani o “üzümlü kekim” derken, aslında “sen ve ben imkansızız” diyormuş. O masum, çocukça sesin altında yatan anlam buymuş: Seni seviyorum ama sana dokunamam.
Ben de düşündüm. Evet, aşkın geneli zaten biraz imkansız değil midir? Biraz ulaşılmaz, biraz yasak, biraz da yanına vardığında elinden kayıp giden bir rüya gibi. Belki de her sevda, içinde bir tutam “üzüm” taşır; dokunursan alerji yapar ama onsuz da tadı olmaz.
Şimdi bu konuyla ilgili bir yazı yazmam istendi.
“Yazarken düşünürüm,” dedim ve oturdum kağıdın başına.
Kervan yolda düzülür misali, kalem yazdıkça bir şeylerin şekilleneceğini biliyordum.
Yavuz Bülent Bakiler, imkansız aşkı bir şiirinde öyle güzel anlatmış ki, her dizede hem bir hayranlık hem bir teslimiyet gizli:
“Şaşırdım kaldım işte, bilmem ki n'emsin?
Bazan kızkardeşimsin, bazan öpöz annemsin,
Sultanımsın susunca, konuşunca kölemsin,
Eksilmeyen çilemsin,
Orada ufuk çizgim, burda yanım yöremsin,
Beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin,
Çaresizim, çaremsin.
Şaşırdım kaldım işte, bilmem ki n'emsin?”
Düşünüyorum da, aslında bugün bildiğimiz çoğu şair, çoğu yazar, bir “Üzümlü Kek”in içinden çıkmış kahramanlar.
Yavuz Bülent, kendi üzümlü kek’ine “Bilmem ki n’emsin?” diye sormuş.
Nazım Hikmet ise başka bir tonda, başka bir özlemle seslenmiş:
“Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey...
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum…”
İşte bütün mesele tam da burada. Her şairin, her yazarın içinde bir “üzümlü kek” vardır; dokunursa alerji yapacak kadar imkansız ama o imkansızlık olmasa kelimelere can vermeyecek kadar zaruri bir ihtiyaç.
Edebiyat dediğimiz şey belki de, sadece bir “üzümlü kekim” seslenişinin farklı yankılarıdır.
Bir türlü yenemediğimiz ama onsuz da yaşayamadığımız bir aşkın travması.
Belki de hepimiz, bir yerlerde kendi “üzümlü kekimiz”le karşılaştık. Kimimiz korkup kaçtık, kimimiz alerjiyi göze alıp ısırmayı denedik. Ama sonunda öğrendik ki, bazı sevgiler yaşanmak için değil, yazılmak içindir.
Biz yazarlara, ilham olan bütün üzümlü keklere (Piraye, Lavinia, Mona Rosa, Ayten, Mihriban, Leyla, Aslı…) kelimelerin içinde tek tek parlayan ruhlara saygı ve minnetle…






