Üç Örnekte Dil(Sizliğ)imiz
Türkçenin hoyratça ve bilinçsizce kullanılmasının dili anlamsızlaştırdığını, oysa dilin bir milletin gücü ve hafızası olduğunu; Nazım Hikmet örneği üzerinden ana dile sahip çıkmanın kültürel bir sorumluluk olduğunu vurgular.

Dünyaca ünlü Şilili şair Pablo Neruda, uluslararası bir toplantıda tanıştığı Türk gazeteciye: "Siz ne kadar şanslı olduğunuzun farkında mısınız?" diye sorunca Türk gazeteci şaşkınlığının gizleyemeyerek sorar: " Niçin şanslı hissedeyim ki kendimi?" Pablo Neruda : " Nazım Hikmet'i kendi dilinden okuyabiliyorsunuz, bundan daha büyük bir şans var mıdır? Değerini bilin." der.
Dilin önemi söz konusu olunca Pablo Neruda'nın bu kısa öyküsünü anlatmadan edemem. Nazım'ı kendi dilinden okumak! Sözdeki derinliğe bakar mısınız? Türkçenin en önemli ozanıdır Nazım ve Türkçeye olan sevgisini şöyle anlatır: " Dilimin sözleri değerli taşlara benzer. Ben bir kuyumcu yamağıyım, bu aydınlık taşları birbirine çarparak işitilmemiş sesler çıkarmak istiyorum; onları öyle bir dizeyim istiyorum ki gözlerimiz en güzel bir türküyü dinler gibi olsunlar. Bir köylü toprağını ve öküzünü; bir marangoz tahtasını ve rendesini nasıl severse ben de Türkçeyi öyle seviyorum."
Ozanların, tiyatrocuların, tüm sanatçıların, gazetecilerin, televizyoncuların ve sokaktaki insanın bugün savsakladığı; böyle desem ne olacak, şöyle desem ne olacak diyerek burun kıvırdığı bir dil durumuna düşürülen Türkçe... Nazım'ı okuyup anlayabileceğimiz Türkçe. Günümüzde yok edilen, özen gösterilmeyen, hiçe sayılan Türkçe...
Üç örnekle dil(sizliği)imizi görmeye yüreğiniz dayanır mı? Ne dersiniz, eskiye dönerek, dilin mantığını sorgulayarak ve günümüzün mantıksızlığını ortaya koyarak dolaşalım mı dilimizin talan edilmiş ikliminde?
Yağmurlu havada su vermemek:
Deyimler ve atasözleri Türkçenin zenginlik kaynaklarıdır. Bu kalıplar oluşturulurken öylesine söylenmemiştir. Bir durumu, bir öneriyi dile getirmek amacıyla oluşturulmuştur. Oluşturulurken de benzetmelerden, karşıtlıklardan yararlanılmıştır. Bir insanın kurnazlığını anlatmak için "Sulu dereye götürüp susuz getirir" denmiştir.
Bugünlerde ise dizilerde, yarışma programlarında özellikle gençler arasında bir söylem gelişti: " Yağmurlu havada su vermemek" Bunu söyleyenler şu iki soruya yanıt verebilir mi acaba?
Yağmurlu hava ise susuzluk gelişir mi?
Yağmur yağıyorsa adamın su gereksinimini karşılamasını nasıl engelleyeceksin?
Birine olan kızgınlığın ve acımasızlığın boyutunu anlatmak için oluşturulmuş bu kalıpta anlam yok, mantık yok, tutarlılık yok... Öyleyse niye kullanır insanlar bunu? Yanıtı ortada: Dilini bilmediği için!
Susuzluğun simgesi çöl ve kızgın güneştir. "Sana çölde bir damla su vermem" ya da "Sana kızgın güneşte kalsan su vermem" dense anlam, mantık, tutarlılık kol kola girer ve üstüne de halay çekmez mi?
Kal gelmek
Buyurun bu tabaktan yiyelim! Televizyonda, Türkçeye katkı yaptığı savunulan bir bulmaca oyununda Türkçeyi iyi kullanılması ile ünlenmiş programcı soruyor: " Ani gelişen bir durum karşısında ne yapacağını bilememek?" Yanıt neler olabilir? "Donakalmak, taş kesilmek" en uygun yanıtlar gibi görünürken bizim Türkçeci yapımcı(!) göğsünü gererek açıklıyor: "Kal gelmek." Bu ne şimdi? Kamera şakası falan mı? Vicdan yapmayı içimize sindirememişken şimdi de kal gelmek mi çıktı başımıza? Peki, bir yerden hızlıca uzaklaşmak diye sorsaydı "koş gelmek" mi diyecektik? Vicdan sızlar, vicdan yaralanır, vicdan kanar ama vicdan yapılmaz. Yapmak eylemi "etmek, eylemek, olmak, kılmak" gibi yardımcı eylem değildir; ayrıca vicdan soyut bir kavramdır üretim malzemesi değildir. Durun size iki yüz elli gram vicdan hazırlayayım diyemezsiniz. Tıpkı ne yapacağını bilememe durumunda "kal" getiremeyeceğiniz gibi.
Eklemlenmek
Omurgalı canlılarda kemiklerin uç uca geldiği nokta olarak tanımlanıyor "eklem" sözcüğü TDK sözlüğünde. Televizyonda bir spor programında duydum ilk kez eklem sözcüğünden türetilen "eklemlenmek" kavramını. Yorumcu diyor ki : " Beşiktaş'ın o bölgede eksiği var oraya Oğuzhan eklemlenebilir." Önce yanlış duyduğumu sandım ya da yorumcu dil sürçmesi yaşadı diye düşündüm. Ama hayır, ısrarla "eklemlenmek" diyordu. Beşiktaş omurgalı bir canlı mı ki Oğuzhan kemiklerin uç uca geldiği nokta olsun?
Sonra sosyal medyada bir bakanın paylaşımında gördüm ve bakan diyordu ki: " Sözü edilen şahsı tanımam, o şahıs bir tanıdığı aracılığıyla fotoğrafa eklemlenmiştir." Beşiktaş'tan sonra fotoğraf da omurgalı bir canlı oldu mu size! Hayırlı uğurlu olsun nur topu gibi bir ucubemiz oldu artık: "eklemlenmek"
Dergilerde, bloglarda, fanzinlerde yazan genç arkadaşlarıma diyorum ki:
"Hangi görüşte olursanız olun; yazdıklarınızda neyi anlatmaya çalışıyorsanız çalışın, dilinizin uzağına düşmeyin. Diliniz, gücünüzdür ve bu güçten yoksun olan bir yazının ya da yazarın anlattıklarının anlaşılması olası değildir. Yazılarınızda "trip atmayın, vicdan yapmayın, kal gelmesin, yazılarınıza bir şeyleri eklemlemeyin; yağmurlu havada su vermemek gibi iletisi söyleyeni tarafından doğru anlaşılamamış deyimler" oluşturmayın. Halka kulak verin ve Sabahattin Eyüboğlu'nun: "Halk çeşmesinden beslenmeyen bir edebiyatın kalıcı olması mümkün değildir." sözünü kendinize ilke edinin; çünkü o çeşmede, türkülerle, deyimlerle, ninnilerle, manilerle giderirsiniz susuzluğunuzu.






