Sen Hiç Kıyıya Vurdun mu?
Kıyıya vurmuş bir yüreğin, dalgalar gibi çalkalanan hatıralar ve kırılgan sevgiler üzerinden içsel hesaplaşmasını, zamanın ve yaşamın döngüselliğini, şiirle birleşmiş yoğun bir melankoli ve sorgulamayla anlatıyor.

Sen hiç kıyıya vurdun mu? Kumlara çarpa çarpa iğdiş oldu mu hatıraların? Dalgalar kabardı mı senin de yüreğinde, vurdu mu sahillerine bilmediğin ülkelerin bilmediğin denizlerinin bilmediğin boş şişeleri?
Bir kumdan kaledir korku, denize karşı. İlk dalgada yıkılır, ilk dalgada silinir izi. Sevgidir deniz... Beyaz bir çarşaf gibidir sabah; durgun, dingin, suskun. Elleri titremeye başlar öğle vaktinde, içinin üşümesidir vuran yüzüne. İkindi vaktinde dalgalanır gönlü; sevdası vurur kıyılara, yerle bir eder kumdan kaleleri, yerle bir eder korkuları.
Sen hiç kıyıya vurdun mu? Göz göze geldin mi daha anlamlarını giyinmemiş baldırı çıplak şiirlerle? Dünya nasıl dönüyorsa güneşin etrafında, işte öyle de kelimeler dönüyor senin çevrende içleri boş. Kovalarla anlamlar yüklüyorum heybelerine. Sonra sen bir şiir oluyorsun bense etrafında dönen kelimelerin.
Daha kaç yüz yaşındasın ki, kaç güneş gördün ki batmamış? Tükenmiş dakikaların kıymetini daha hiç kullanılmamış saatlerle ölçmenin silindirik döngüsünde kör bir kuyuya dönen zamana karşı çok daha iyi anlıyorum şimdi. Geçmiş, geleceğin atıdır çünkü. Geçmiş bir gelecek, gelmemiş bir geçmişin esiridir kanımca. Hatta kanaatimce...
Sen hiç kıyıya vurdun mu? Bıçaktan keskin, demirden soğuk kum parçaları kanattı mı avuçlarını? Köpürtme gönlümü sabah sabah. Daha dışarı çıkıp ma(n)ma alacağım ke(n)dime.





