Şiirhane

“Sedef Yaralı Kalbimdeki Aşk

Sedef’in hikâyesi, insanın hem derisindeki hem kalbindeki yaraları kabul ettikçe iyileştiğini ve gerçek sevginin önce kendine şefkatten doğduğunu anlatan bir dönüşüm yolculuğudur.
“Sedef Yaralı Kalbimdeki Aşk
0:00 / 10:00

Hayat bazen sadece kalbi değil, deriyi de yaralar. Hatta bazı izler var ki, insanın içindekilerle dışındakiler birbirine karışır; ne acı sadece tenin, ne de kızarıklık sadece kalbin olur.

Ben hikâyelere inanan bir yazarım ve bazı insanlar vardır, adının kaderini taşıyan. Bugün size Sedef’in acısını, utancını, şifasını ve yeniden yeşeren aşkını anlatacağım.

Sedef… Deriye yayılan beyaz kabuklar gibi, sessiz ve savunmasız bir kız. Sanki yaratılıştan ince bir kâğıt, ilk rüzgârda yırtılacakmış gibi narin. Onu tanıyan herkes önce güzelliğinden bahsederdi; gözlerindeki serinlikten, sesinin dinginliğinden… Fakat güzellik,insan bedeninin en çabuk kaybolan yanıymış; en çabuk kirletilen, en çabuk yaralanan kısmı…

Ve işte Sedef, tam da hayatının güzel sayfasındayken, ihaneti en derin yerinde tattı. Kendi teninde.

Başlangıç küçük bir kaşıntıyla oldu. Parmaklarının arasında beliren beyazlaşmış kuru bir çizgi… Önce önemsemedi, sonra çizgiler büyüdü. Geceleri uyutmayan sızı, sabah aynada gördüğü kabuklanmalar. Doktora gitti, hastalığın adını öğrendi: Sedef ve egzama birlikteliği. Vücut kendi derisini cezalandırıyor gibi…

Sevdiği adam, başta önemsemedi. “Geçer” dedi. “Bir krem süreriz.” Ama yaralar büyüdükçe, adamın bakışı da değişti. Dokunuşlar azaldı, sarılışlar ürker oldu. İnsan en çok sevdiğinin dokunmayışını hisseder. Kaçan bakışlar, uzaklaşan parmaklar, elini tutar gibi yapıp elinin kenarına değip çekilen soğukluk…

Bir gün adam, sessizce sandalyesini çekip uzaklaştı. Sanki hastalık bulaşıcıymış gibi… Sanki sevgi de deriden etkilenirmiş gibi… Oysa aşk mikrop tutmaz, kalp enfekte olmaz ama insanın yüreği korkaksa, sevgi önce orada ölür. Adam, en sonunda “Ben böyle yapamıyorum” dedi. Ve gitti. Ne bir sarılış, ne bir söz, ne bir uğurlayış. Sadece teni kabuk bağlamış bir kızın, kalbi de kabuk bağlasın diye…

Sedef günlerce aynaya bakamadı. Aynanın karşısına sadece tavan ışığı yansısın diye yüzünü asla kaldırmadı. Ellerini uzun kollu kazakların içinde sakladı. Kolları çiziliyordu, kanıyordu; ama asıl kanayan içindeydi. Bir kadının kendini çirkin hissetmesi, dünyanın en sessiz felaketidir.

İşte o sessizlikte, Sedef bir karar verdi. Kaçmak değil, iyileşmek için gidecekti. Bir gün internette denk geldiği yazı, uzun zamandır unutulmuş bir duayı hatırlattı gibi… Ilıca’nın şifalı suları. Kaplıca denilen o gizli mucize. Suyun kemiğe, deriye, nefese iyi geldiği söylenen bir yer. Halktan insanların, büyük şehirlerin kibirli bakışlarına aldırmadan şifasını aradığı eski toprakların kokusunu taşıyan bir belde.

Gitti. Daha ilk adımını attığında yüzüne çarpan kükürt kokusu bile ona iyi geldi. Sanki dünya saklambaçtan çıkmış, tüm çıplaklığıyla “Ben buyum” demiş gibiydi. Çirkin değildi, utanmıyordu. Burada herkes kendisi gibiydi: Bir şeyleri iyileştirmeye gelen… Yaşlı kadınların diz ağrıları, genç adamların romatizması, nefes darlığı çeken çocuklar… Hiç kimse kimsenin yarasına iğrenerek bakmıyordu. Çünkü herkes yaralıydı. Ve insan, yaralıların arasında kendini çirkin hissetmez.

Sedef, ilk kez suya girerken utandı. Omzundaki kırmızı plakları saklamaya çalıştı. Yanındaki yaşlı kadın, onun titrediğini fark etti ve gülümsedi: “İyileşmek istiyorsan, önce derini affedeceksin kızım.”

Sedef, bu sözün sıcaklığını suyun sıcaklığından fazla hissetti. İlk kez rahatladı. Kendi derisine düşmanmış gibi yaşadığı günleri düşündü. Oysa beden, bize verilmiş en sadık hayvanmış. Hastalık bile bazen, fazla yükü taşıyamayan bedenin “Ben yoruldum” mesajıymış…

İşte o gün, Sedef suya sadece vücudunu değil, utancını da bıraktı.

Günler geçti. Derisi yavaş yavaş yumuşamaya, acısı dinmeye başladı. Kızarıklık azaldı. Kabuklar parçalanıp döküldü. Ama asıl kabuk, kalbindeki kırıktı. Ve su, kalbi temizlemiyordu; o görevi hayat üstlenmişti.

Bir sabah, havuzun kenarında genç bir adam oturuyordu. Kitap okuyordu. Üzerinde yazılar, çizimler… Sedef kitabın kapağına baktı: “Derinin Sırları.” Meraklandı ama konuşmadı.

Kitabı okuyan adam, başını kaldırdı ve dikkatle ona baktı: “Bu kitabı açıp bakmak ister misin? Deri sadece bizi kaplamaz. Hafızası vardır. İnsanların yaşadıklarını derisi saklar.”

Sedef önce çekindi, sonra gülümsedi. Adam kendisini tanıttı: Aras. Dermatoloji üzerine çalışan, araştırmalar yapan bir genç akademisyen… Ama buraya doktor olarak değil; annesinin cildi için şifa aramaya gelmişti. “Tıp her şeyi çözmüyor” dedi. “Bazen suyun sabrına ihtiyaç var.”

Aras’ın gözlerinde, Sedef’i inciten bakışlardan hiçbiri yoktu. Ne meraklı, ne iğrenmiş, ne de acıyan… Sadece kabul eden bir bakış. İnsan bazen bütün tedavilere rağmen iyileşemez, ta ki doğru gözlere denk gelene kadar.

Birkaç gün sonra sohbet etmeye başladılar. Aras, Sedef’in tenine bakmıyordu; onun yüzüne, kelimelerine, gülüşüne bakıyordu. İşte en büyük şifa buydu. Tenini saklamadan konuştuğu ilk adamdı bu.

Sedef bir akşam, utangaç bir cesaretle ona sordu: “Yaraları olan birini çirkin bulmaz mısın?”

Aras hafifçe güldü. “Çirkinlik mi? Kimin ölçüsüyle? İnsan doğduğu hâliyle kabul edilmezse, sevgi değil bu. Yaraların, sana ait. Sen onlara kızıyorsun ama onlar seni korumak için ortaya çıktı belki. Belki yaşadıklarının yükünü vücudun taşıdı.”

Sedef’in boğazına bir düğüm oturdu. Kimse ona böyle bakmamıştı. Derisini bir düşman değil, hayatının tanığı olarak görmemişti. Belki de bütün kırgınlıklarının kaynağı buydu: Kendini reddetmesi.

O gece suya girdiğinde artık saklanmadı. Omuzlarını açık bıraktı. Suyun onu iyileştirmesine izin verdi; suyun, bedenine ve kalbine aynı anda dokunduğunu hissetti.

Günler ilerledikçe yaraları iyileşiyor, kalbi de aynı hızla kabuğunu atıyordu. Aras’la yürüyüşlere çıktılar, suyun başında sessizce oturdular, bazen hiç konuşmadan birbirlerini dinlediler. Sessizlik bile konuşurmuş, insan doğru kişiyle susmayı da severmiş.

Bir sabah, Aras Sedef’e küçük bir not uzattı. Notta sadece şu yazıyordu: “Tenin iyileşirken kalbini de affet. Çünkü bazı yaralar geçmez, anlam kazanır.”

Sedef gözyaşlarını tutamadı. Hayatında ilk kez, bedeninin bir parçası gibi bu hastalığa sarılmak geldi içinden. Onu yok etmek değil, onunla yaşamayı öğrenmek… Derisini düşman değil, kendisi yapan bir parça olarak kabullenmek… Ve belki de aşk dediğimiz şey, insanın bedenine duyduğu saygıdan başlıyordu.

Bir ay sonra Sedef’in yaraları neredeyse yok oldu. Ama iyileşmiş hâli, eski hâlinden daha güzel değildi; sadece daha anlamlıydı. Güzellik, kusursuzluk değilmiş. Güzel olan, insanın kendini saklamadan yaşayabilmesiymiş.

Ayrılmadan önce Aras, ona veda ederken şöyle dedi: “Yeniden sevmeyi seçtiğinde, önce kendini sev. Çünkü seni tanımadan vazgeçen biri, sevginin değil, yüzün peşindedir.”

Sedef döndüğünde artık ne aynadan korkuyordu, ne de insanlardan. Teninde kalan küçük izler, ona hayatının öğretisini hatırlatıyordu: “Bir insan, ancak kendini kabullendiğinde sevilmeye hazır olur.”

Sedef artık saklamıyordu. Çünkü aşkını saklayan, yarasını büyütürmüş. Ve en büyük aşk, önce insanın kendi bedenine duyduğu şefkatmiş.

O yüzden ben bu yazıyı sadece bir aşk hikâyesi olarak yazmadım. Sedef’in teninde kabuk bağlayan acılar aslında hepimizin kalbinde var. Kimimiz onları saklıyoruz, kimimiz onlardan kaçıyoruz, kimimiz de su gibi kabul ediyoruz.

Belki de şifa, hiçbir zaman dışarıdan gelmiyor. Su sadece hatırlatıyor: Yaralarımız bizi çirkinleştirmez. Yaralarımız bizi insana dönüştürür.

İlginizi Çekebilir

Yorumlar

0/5000

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın!