Beyanlar

Mükemmelliyetçilik Tuzağı!

Mükemmel olmaya çalışmak yerine, kusurlarımız ve eksiklerimizle “yeterince iyi” olduğumuzu kabul edip, hayatın gerçek değerini olduğu gibi yaşamayı öğrenmeliyiz.
Mükemmelliyetçilik Tuzağı!
0:00 / 3:55
Ah şu mükemmelliyetçilik, bu haftaki yazım yine her birimizin canını sıkan o soruya farklı bir bakış açısı katmak... Mükemmel olmak zorundamıyım? İnsanın içini kemiren, "daha iyisi olsaydı" diye diye huzurunu kaçıran, o sinsi his. Sanki içimizde durmadan çalan bir metronom gibi; "yetersizsin, yetmiyor, daha fazlasını yapmalısın" diye tik tak, tik tak... Peki neden? Neden en mükemmel eşi, en kusursuz kariyeri, en hatasız hayatı ararız da, kendi aynaya baktığımızda gördüğümüz o "insanî" kusurlar silsilesiyle baş başa kalırız? Belki de en büyük çelişki burada gizli: Kendimiz kusurlarla dolu bir heykeltıraşken, hayatımızın mermerine kusursuz bir eser yontmaya çalışıyoruz. Belki de aradığımız şey aslında "mükemmellik" değil, "tam olma" hissidir. Eksik hissettiğimiz bir yanımızı, dışarıda bir yerde, bir insanda, bir başarıda tamamlama çabası. "Şunu elde edersem, artık tamamım" yanılgısı. Oysa hayat, tam da o kusurlarımız, o sıradanlığımız, o bazen düşüp kalkmalarımız üzerine kurulu. Kusursuz bir dünya, ne kadar da yapay ve ruhsuz olurdu, hiç düşündün mü? Ve sen, bu satırları okuyan sen... Kaç kez kendini, "yeterince iyi olmadığın" için yargıladın? Kaç gece, o küçük hatanı düşünüp uyuyamadın? Kaç güzel anın gölgesinde, "keşke şöyle olsaydı"nın hayaletiyle oynadın? İtiraf et, hepimiz yaptık bunu. İçimizdeki eleştirmen o kadar gürültülü konuşuyor ki, kendi nağmelerimizi duyamaz oluyoruz. Peki ya durup da şunu sorsak: "Mükemmel olmak zorunda mıyım?" Bu soru, belki de bütün o yükün anahtarı. Mükemmel bir yemek pişirmek zorunda değilsin; bazen yanmış makarnanın da tadı, gülüşmelerle dolu bir sofrada başkadır. Mükemmel bir işte çalışmak zorunda değilsin; bazen insanın ruhunu besleyen, küçük ama anlamlı bir iş, kocaman bir unvandan daha değerlidir. Mükemmel bir eş olmak zorunda değilsin; bazen kırgınlıkların, barışmaların, birbirinizin tuhaf huylarına katlanmanın içinde, gerçek sevgi filizlenir. Belki de özlem duyduğumuz şey, kusursuzluk değil, derinliktir. Hayatın içindeki çatlaklardan sızan ışıktır. Bir kahkahanın, bir gözyaşının, plansız bir yolculuğun, tam da olduğu gibi, ham hâliyle kıymetidir. O halde kendine bir iyilik yap ve şunu dene: Bugün, sadece "yeterince iyi" olan bir şeyi kabul et. Belki ütüsüz bir gömlek, belki ortası hafif yanmış bir kurabiye, belki o yazmayı ertelediğin ve mükemmel olmayacak diye korktuğun e-postayı göndermek. İzin ver, bir şeyler "olduğu gibi" kalsın. Ve gör ki, dünya dönmeye devam edecek. Hatta belki, mükemmeliyetçiliğin ağır yükünden kurtulduğun için, çok daha hafif ve özgür bir şekilde... Çünkü mutluluk, genellikle en süslenmiş, en parlatılmış, en kusursuz hâllerde değil; en doğal, en samimi, en "insan" olduğumuz anlarda bulur bizi. Tam da şu an, burada, olduğun gibi... Yeterince güzel, yeterince değerli ve yeterince "tam" olduğun yerde. Sevgilerimle, Işığım ışığın olsun...

İlginizi Çekebilir

Yorumlar

0/5000

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın!