Kestane Gülü - Dikenli Yollar
Bir işitme engelli çocukla kurulan derin dostluk üzerinden, sessizliğin içindeki güzelliği, acının içinden doğan umudu ve hayatın dikenli ama anlamlı doğasını anlatıyor.

0:00 / 9:22
Bursa sabahlarının o puslu sessizliğinde,
dağlardan süzülen serin bir rüzgâr vardı.
Kestane ağaçlarının altından geçen yollarda,
toprağın kokusu, gökyüzünün yorgun mavisiyle karışırdı.
Ben her sabah aynı yoldan geçer,
aynı taşın üstüne basar,
aynı sessizliğe kulağımı dayardım.
🌰
Fakat bir gün o sessizlik, bambaşka bir anlam kazandı.
Çünkü o gün onu tanıdım.
O, duymuyordu…
Ama ben, onun sessizliğinde dünyanın en yüksek sesini duydum.
🌰
Adı Burak’di.
İşitme engelli bir dostum.
Sözcükleri harflerle değil, gözleriyle konuşan bir çocuk.
Kalbinin ritmini elleriyle çizen,
yaşadığı her duyguyu dokunuşla anlatan biri.
🌰
Bir gün bana bir kestane gülü uzattı.
Dikenli, ama zarif bir daldı bu.
Elime aldığımda parmak uçlarım sızladı,
ama o gülün içinde bir sır vardı.
Sanki o diken, “hayatın bedelidir” diyordu bana.
Sanki “güzellik, acının içinden geçmeden var olmaz” diyordu.
🌰
O an fark ettim…
Biz insanlar, kestane gibiymişiz aslında.
Dışımız diken, içimiz tatlı.
Ama kimse o dikenin ne kadar sert olduğunu bilmez.
Kabuğumuzun ardındaki güzelliği görebilmek için,
önce o kabuğu yaralamak gerekir.
🌰
Burak bazen eline bir kalem alır,
bazen bir deftere hiçbir şey yazmazdı.
Ama ben onun yazmadıklarını okurdum.
Çünkü bazı cümleler sadece sessizlikte duyulur.
Bazı kelimeler, sadece gözlerde yankılanır.
🌰
Bir gün Uludağ’ın eteklerinde birlikte yürüdük.
Rüzgâr esiyor, yapraklar hışırdıyor,
ama o hiçbirini duymuyordu.
Ben durdum, başımı göğe kaldırdım.
“Duyuyor musun bu sesi?” dedim.
O bana baktı, gülümsedi,
elleriyle kalbini işaret etti.
“Ben buradan duyuyorum,” dedi.
🌰
O an anladım.
Duyabilmek, sadece kulakla olmuyormuş.
Bazı insanlar kalbiyle duyar.
Bazı insanlar ise gürültüde kaybolur.
Burak, her şeye rağmen neşeliydi sevdiğini bulmuştu dikenli kestaneleri toplarken. Zeynep di adı evlenmiş çocukları da olmuştu.
Bir işitme cihazı vardı, ama çoğu zaman takmazdı.
“Gürültü, duygularımı bastırıyor,” derdi.
Sessizliği seviyordu.
Sessizlik onun müziğiydi.
Ve o müzik, bana hayatı öğretti.
Bir gün bana şöyle yazdı:
> “Kestane gibi bir hayat yaşıyoruz abi.
Herkes dışımızdaki dikeni görüyor.
Kimse içimizdeki güzelliği tatmıyor.”
O cümle beni günlerce susturdu.
Çünkü doğruydu.
Hayat, dışarıdan hep zor görünür.
Ama içimizde saklı olan tat, sabrın, acının ve umudun sonucudur.
Ben o günden sonra “Kestane Gülü”nü yazmaya başladım.
Bir çiçeğin hikâyesi sandım başta.
Oysa bu, bir dostluğun hikâyesiydi.
Bir işitme engelli çocuğun,
sessizliğiyle bana öğrettiği dünyanın hikâyesi.
O gülün her yaprağında bir yara izi vardı.
Her dikeninde bir hatıra.
Bir gün parmağı kanasa da, “acı güzel” derdi.
Çünkü o, acının içinden güzelliği görebiliyordu.
Kendisi gibi olanların sesini duyuramasa da,
kaleminde yankılanan bir umut vardı.
Bir akşamüstüydü.
Güneş batarken, şehrin üstüne bir turuncu örtü serilmişti.
Ben onu bisikletime bindirdim.
Sessizce sürdük yolları.
Rüzgâr yüzümüze çarptı, ama o hissetti.
Kulağı değil, kalbiyle hissetti.
Bir süre sonra elimi tuttu.
İşaret diliyle “güzel” dedi.
Ben sadece gülümsedim.
Çünkü o an, dünyadaki bütün sesleri susturacak kadar anlamlıydı.
O günden sonra şunu yazdım defterime:
> “Birini anlamak için onu duyman gerekmez.
Bazen bir sessizlik, bütün kelimelerden daha gürdür.”
Hayatın içinde biz hep koşuyoruz.
Seslerin, şikâyetlerin, gürültülerin arasında kayboluyoruz.
Ama Burak, her zaman dingindi.
Bir gül gibi açar, bir rüzgâr gibi kaybolurdu.
Kimse bilmezdi, o gülün köklerinde ne kadar diken olduğunu.
Bir gün bana dedi ki:
> “Dikenleri sevmek gerek abi.
Onlar olmazsa gül de olmaz.”
Ve gerçekten de öyle.
Hayatta hiçbir güzellik, dikenin sınavından geçmeden açmaz.
Hiçbir umut, biraz acıya bulaşmadan parlamaz.
Biz insanlar hep güzelliğe bakarız,
ama o güzelliğin ardında ne kadar diken olduğunu unuturuz.
Tıpkı kestane meyvesi gibi.
Yere düşerken kabuğu çatlar, dikenleri dağılır.
Ama içinden bir mucize çıkar.
Tatlı, sıcacık, yaşama benzeyen bir öz.
Burak’in içi öyleydi.
Dışarıdan sessiz, ama içinden dünyalar konuşuyordu.
Onun sessizliğinde ben kendi gürültümü susturdum.
Onun sessizliği, benim iç sesimdi artık.
Ve o günden sonra “Kestane Gülü” sadece bir kitap değil,
bir anlama biçimi oldu benim için.
Bir akşam beni evine çağırdı.
Duvarında kendi çizdiği bir tablo vardı.
Bir gül, dikenleriyle birlikte çizilmiş.
Altına yazmıştı:
> “Güzelliğin dikenle sınandığı yere cennet denir.”
Ben o tabloya uzun uzun baktım.
Sonra anladım:
O sadece bir işitme engelli değil,
hayatı kalbiyle dinleyen bir filozofmuş.
Zaman geçti.
Yıllar birbirini kovaladı.
Ben yazmaya, o çizmeye devam etti.
Ama bir sabah haberi geldi.
Onu kaybetmiştik.
Dünya bir sessizlik daha büyütmüştü.
Ama o sessizlik, gürültülü bir miras bırakmıştı bana.
Kestane ağaçlarının altına gittim o gün.
Bir tane kestane gülü buldum, dikenleriyle birlikte.
Elime aldım, parmağım kanadı.
O acının içinde bir huzur hissettim.
Sanki “buradayım” diyordu.
Sanki her rüzgâr, onun adını fısıldıyordu.
O gün defterime şu cümleyi yazdım:
> “Dostluk bazen sessizdir.
Ama kalpte yankısı hiç bitmez.”
Şimdi her sonbaharda o yollardan geçiyorum.
Uludağ’ın serin nefesiyle yüzümde bir hatıra taşıyorum.
Her kestane gülünde onu görüyorum.
Dikenine bakıyorum, canım acıyor.
Ama sonra içindeki güzelliği hatırlıyorum.
Ve gülümsüyorum.
Çünkü hayat da öyle değil mi?
Dikenli, ama güzel.
Yarasıyla, suskunluğuyla,
ama hep bir direnişle dolu.
Her insan bir kestane gülüdür aslında.
Kabuğu sert, içi tatlı.
Sesi yoksa da kalbi vardır.
Ve ben, Murat Engin Deniz…
Bugün biliyorum ki,
yazmak, bir işitme biçimidir aslında.
Kalem bir kulağın yerini tutabilir.
Bir cümle, bir kalbi duyabilir.
Bir şiir, bir dostun eksik sesini tamamlayabilir.
Bu hikâye bir teşekkürdür.
Sessizliğin içinde bana konuşmayı öğreten,
gürültünün ortasında beni susturan dostuma…
Bir gülün dikeniyle, bir kestanenin kabuğuyla,
hayatın dikenli yollarında bana güzelliği gösteren Burak’a.
Her diken bir anıdır,
her yara bir öğretmen.
Ve her sessizlik, bir hikâyedir aslında.
Şimdi gözlerini kapat,
ve dinle…
Duymasan da hissedeceksin.
Rüzgâr, yaprak, kalp — hepsi aynı melodiyi çalar.
Ve o melodi, bir “kestane gülü”nün hikâyesidir.
Dikenlerin arasında açan güzelliğin,
hayata inat yaşamanın,
ve sessizliğin içindeki anlamın hikâyesi.
Ben Murat Engin Deniz.
Ve bu, “Kestane Gülü – Dikenli Yollar”ın sesi.
Bir gülün değil, bir dostluğun yankısı…
Bir sessizliğin içinden gelen en yüksek ses.






