Beyanlar

Bir Yudum Ömürdür Hayat

Hayatı, zamanın hoyratça eksilttiği ama sevgi, şükür, inanç ve umutla anlam kazanan “bir yudum ömür” olarak ele alan derin bir varoluş ve direnç metni.
Bir Yudum Ömürdür Hayat

İnsanın avuçlarına sığmayacak kadar geniş, ama kalbinin bir odasına kapanacak kadar da dar bir sırdır. Sabahın ilk ışığıyla gözlerimizi araladığımızda, sanki sonsuz bir zamana uyanmışız gibi davranırız; oysa takvim yaprakları, duvardaki saat ve içimizde sessizce ilerleyen zaman bize başka bir gerçeği fısıldar: Her nefes, eksilen bir hazinedir. Hayat, bazen bir pınar gibi berrak ve serin; bazen de kanser gibi kanımızı emen, hücrelerimizi sessizce kemiren görünmez bir gölge olur. Biz ise o gölgenin içinde, avuçlarımızla ışığı tutmaya çalışan yolcularız.

İnsan, doğduğu andan itibaren bir arayışın içine bırakılır. Bebekken annesinin göğsünde huzuru arar; çocukken sokak aralarında neşeyi; gençken kalbinin çarpıntısında aşkı; yetişkinken ekmeğin buğusunda umudu… Ama neyi aradığını çoğu zaman bilmez. Çünkü aradığı şey bir eşya değil, bir isim değil, bir makam değil; aradığı şey “hayat suyu”dur. Öyle bir su ki içildiğinde insanın içindeki yangını söndürsün, korkularını yatıştırsın, yorgunluğunu dindirsin. Fakat hayat, o suyu kolay kolay sunmaz. Bazen çölde serap gösterir, bazen fırtınada pusula kırar, bazen de tam umutlandığımız anda elimizdeki tası düşürür.

Kanser gibi…

Evet, hayat bazen kanser gibi kanımızı emerken fark etmeyiz. Önce küçük bir yorgunluk sanırız; “geçer” deriz. Sonra içimizde büyüyen bir hüzün belirir; “zamanla düzelir” diye avutuluruz. Ama o hüzün, damarlarımızda dolaşan bir gölgeye dönüşür. İnsanın en büyük yanılgısı, acıyı erteleyebileceğini sanmasıdır. Oysa acı, ertelendikçe kök salar. Bir gün gelir, aynaya baktığımızda yüzümüzdeki çizgilerin sadece yıllardan değil, suskunluklardan ve yutkunmalardan da oluştuğunu görürüz.

Hayatın en çetin tarafı, adil görünmeyişidir. Kimi insanın avuçlarına bolluk bırakır, kimine yokluk. Kimine sevgi, kimine terk ediliş. Kimine alkış, kimine sessizlik. Fakat aslında herkesin payına düşen aynı özdür: Zaman. Zaman, en eşit dağıtılan nimettir; ama en hoyrat harcanandır. Bir yudum ömürdür hayat dediğimizde, aslında o yudumun her damlasının ne kadar kıymetli olduğunu kabul etmiş oluruz. Çünkü ömür, bir nehir gibi akmaz çoğu zaman; bir damla gibi düşer. Ve o damla düştüğü yeri ya yeşertir ya da kurutur.

İnsan bazen kendi içinin kanseridir. Kıskançlıkla, öfkeyle, kinle, pişmanlıkla hücre hücre kendini tüketir. Bir başkasının sözüne takılır, bir geçmiş hataya saplanır, bir geleceğin korkusuna teslim olur. Oysa hayat, sürekli ileriye akan bir yolculuktur. Geride kalan her şey, sadece bir gölgedir. Gölgeye takılı kalan, güneşi göremez. Güneşi göremeyen ise suyu bulamaz. Çünkü hayat suyu, ışığın olduğu yerde çıkar.

Bir yudum ömürdür hayat; ama o yudumun tadını bilmek, insanın kendi elindedir. Kimi insan o yudumu aceleyle içer, boğazına takılır. Kimi ise yavaşça, şükrederek yudumlar. Şükür, insanın içindeki en berrak kaynaktır. Şükürle bakılan göz, eksik yerine var olanı görür. Ve var olanı gören kalp, tükenmez. Çünkü tükenmek, çoğu zaman sahip olmamaktan değil; sahip olduklarını görmemekten doğar.

Yol uzun görünür bazen. Hele ki sırtımızda geçmişin yükü, cebimizde yarım kalmış hayaller, kalbimizde kırık dökük cümleler varsa… O zaman hayat, ağır bir taş gibi göğsümüze oturur. Nefes almak zorlaşır. İnsan, kendi içinin karanlığında kaybolur. Fakat en karanlık gecede bile bir yıldız vardır. O yıldız, insanın içindeki inançtır. İnanç, sadece bir dine, bir kitaba ya da bir geleneğe bağlılık değildir; inanç, yarın sabahın doğacağına güvenmektir. Yarın doğacaksa umut da doğacaktır.

Kanser gibi kanımızı emen hayatın içinde, insanı ayakta tutan şey nedir? Sevgi. Sevgi, insanın en güçlü ilacıdır. Sevgi varsa hücreler direnç kazanır, kalp daha güçlü atar, göz daha net görür. Sevgi yoksa en parlak gün bile soluk kalır. Bir insanın elini tutmak, bir çocuğun saçını okşamak, bir dostun omzuna yaslanmak… İşte hayat suyunun ilk damlaları bunlardır. Büyük mucizeler ararız ama küçük dokunuşları görmeyiz. Oysa hayat, küçük mucizelerle ayakta durur.

Bir yudum ömürdür hayat; ama o yudum bazen gözyaşıyla karışır. İnsan ağladığında zayıf olduğunu sanır. Oysa gözyaşı, ruhun yıkanmasıdır. İçimizde biriken acı, dışarı akmadıkça zehre dönüşür. Zehir ise insanı içten içe tüketir. Bu yüzden ağlamak, bir arınmadır. Gözyaşının ardından gelen huzur, hayat suyunun bir başka yüzüdür.

Bazen de susarız. Çünkü kelimeler yetmez. Çünkü anlatmaya kalksak, içimizdeki fırtına başkalarına fazla gelir. Ama susmak da bir çaredir; yeter ki içimizdeki sesi tamamen öldürmeyelim. İnsan kendi iç sesiyle konuşabildiği sürece yolunu kaybetmez. İç ses, pusuladır. O pusula bozulduğunda insan, kalabalıkların içinde bile yalnız kalır.

Hayatın kanser gibi emdiği zamanlarda, insan en çok anlam arar. “Neden?” diye sorar. Neden ben? Neden şimdi? Neden bu kadar ağır? Bu soruların çoğunun net cevabı yoktur. Ama belki de mesele cevap değil, sorunun kendisidir. Çünkü “neden” diye soran insan hâlâ yaşıyordur. Hâlâ anlam arıyordur. Ve anlam arayan kalp, tamamen ölmemiştir.

Bir yudum ömürdür hayat; ama o yudumun içine binlerce hikâye sığar. Çocukluk kahkahaları, ilk aşklar, vedalar, kayıplar, kazançlar, pişmanlıklar… Her biri bir damla olur. O damlalar birleşir ve insanın kaderini oluşturur. Kader, sadece başımıza gelenler değildir; başımıza gelenlere verdiğimiz tepkidir. Aynı acıyı yaşayan iki insandan biri yıkılır, diğeri güçlenir. Çünkü biri acıyı son olarak görür, diğeri başlangıç.

Hayat suyunu ararken çoğu zaman uzağa bakarız. Oysa belki de aradığımız şey, tam içimizdedir. Kendini tanımayan insan, dünyanın en büyük çölünde dolaşır gibi susuz kalır. Kendini tanıyan ise küçük bir kuyuda bile serinlik bulur. İçine dönmek, insanın en zor yolculuğudur. Çünkü orada sakladığı korkularla, bastırdığı öfkelerle, gizlediği yaralarla yüzleşmek zorundadır. Ama yüzleşmeden iyileşmek mümkün değildir.

Bir yudum ömürdür hayat…

Ve biz o yudumu bazen farkında olmadan dökeriz. Günleri erteleyerek, sevdiklerimizi ihmal ederek, kalbimizi kilitleyerek. Oysa her sabah, yeniden doldurulmuş bir tas gibidir. İçmek ya da dökmek bizim elimizdedir.

Kanser gibi kanımızı emen karanlık anlarda bile, insanın içinde bir direnç vardır. O direnç, yaşama isteğidir. Ne kadar yorgun olursa olsun, insanın kalbi atmaya devam eder. Çünkü kalp, umudun davuludur. Attıkça “henüz bitmedi” der. Attıkça “bir yudum daha var” diye fısıldar.

Belki de hayatın sırrı burada saklıdır: Bitmediğini bilmekte. En zor günlerde bile bir kapının aralanabileceğine inanmakta. Çünkü kapılar bazen dışarıdan değil, içeriden açılır. İçimizdeki korkuyu yenmeden dışarıdaki engeli aşamayız.

Bir yudum ömürdür hayat; ama o yudumun kıymetini bilen için sonsuzluk kadar derindir. Çünkü derinlik, sürede değil; anlamdadır. Kısa bir ömür, anlamla doluysa uzundur. Uzun bir ömür, anlamsızsa kısadır.

Sonunda hepimiz aynı yere varacağız. Toprağa karışacak, rüzgâra dağılacağız. Geriye ne kalacak? Söylediğimiz sözler, dokunduğumuz kalpler, bıraktığımız izler… İşte gerçek hayat suyu budur. Bir başkasının hayatında bıraktığımız serinlik.

O halde bir yudumluk ömrü hoyratça harcamak yerine, her damlasını hissederek içmek gerek. Acısıyla, tatlısıyla, karanlığıyla, aydınlığıyla… Çünkü hayat, kanser gibi emse de; biz içimizdeki kaynağı kurutmadıkça tamamen tükenmeyiz. İçimizde bir damla umut kaldığı sürece, hayat suyu akmaya devam eder. Ve biz, o suyun peşinde yürüyen yolcular olarak, her şeye rağmen yaşamayı seçeriz.

İlginizi Çekebilir

Yorumlar

0/5000

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın!