Bakmakla Görmek Arasındaki İnce Çizgi
Bakmakla görmek arasındaki fark, aslında kalbin gerçeğiyle yüzleşme cesaretidir.

0:00 / 2:13
Gözler, kalbin aynasıdır derler. Peki ya bakan gözler o aynada kendini görmekten kaçınırsa? İşte o zaman, bakmakla görmek arasındaki o ince çizgi bir uçuruma dönüşür, iki insanı ayıran, belki de en acımasız uçurum.
Bazıları vardır: gözlerinizin içine bakar ama aslında orada değildir. Görür ama anlamaz. O bakışların ardında saklı duyguları, korkuları, özlemleri ve o “biz” olma ihtimalini ıskalar. Israrla kaçırır. Belki de korkudandır bu kaçış, kendini görme korkusundan, gerçeklikle yüzleşme korkusundan.
Oysa gerçekten bakabilseydi, gözlerimde kendini görecekti. Beni değil, “bizi” görecekti; o potansiyeli, o imkânı, o henüz adı konmamış ama hissedilen her şeyi… Ama kaçmayı tercih etti. Ayrılığı bir ceza olarak vermeyi seçti. Belki de en acısı, gözlerinin önündeki o muhteşem resmi görmezden gelmeyi seçmesiydi.
Ve işte o zaman anlarsınız: asıl körlük gözlerle değil, yürekle ilgilidir. Görmek istemeyen bir yürek, en berrak bakışta bile bir puslu perde görür. Ve maalesef, bu dünyada en çok, bakmakla görmek arasındaki o ince çizgiyi görmezden gelenler kalpleri incitir.
Bir kadının yüreğinde filizlenen her duygu, bir romandan, bir şiirden farksızdır aslında. Okumak değil, anlamak gerekir. Bakmak değil, görmek… İşte o zaman belki de kaybettiklerimiz aslında hiç sahip olmadıklarımızdır.
Belki de cevap çok basittir: “Baksaydın, görürdün. Görseydin, severdin…”
Bir kadının kaleminden
Sevgilerimle,
Işığım, ışığın olsun...






